ATATÜRK İLKELERİ
ATATÜRK’ÜN LAİKLİK
ANLAYIŞI KONULU KONFERANSI
-- GİRİŞ
1.
ATATÜRK İLKE VE
İNKILAPLARININ TEMELİ LAİKLİK
2.
ATATÜRK’E GÖRE
LAİKLİK KAVRAMI
3.
LAİKLİK VE MODERN HUKUK
4.
KÜLTÜREL ALANDA,
LAİKLİK
5.
ATATÜRKÇÜLÜKTE
LAİKLİĞİN TEMEL UNSURLARI
6.
CUMHURİYET DÖNEMİNDE
LAİKLİĞE KARŞI OLAN TEPKİLER
-- SONUÇ
Başlıkları altında
inceleyeceğiz.
Sömürge düzeninin çözülesi belki 20 yüzyılın en önemli olgularından
biridir bu olgu sonucu pek çok yeni bağımsız devlet yaratılmıştır. Ancak dünya
gerçeği güçlü devletlerin yeni sömürgecilik düzenlemeleriyle güçsüzleri
sömürmeyi sürdürebildiklerin
kanıtlamıştır. Bu kanıtlama bağımsız olmanın gerçek içeriğini bize
açıklamıştır. Bu da tam bağımsızlıktır. Tam bağımsız olabilmek içinse
çağdaş olmak gerekmektedir. Çünkü ancak çağdaşlaşmış ülkeler tam
bağımsızlıklarını koruyacak olanaklara sahiptir.
Günümüzde uygulaması nasıl olursa olsun çağdaşlaşmak istemeyen hemen
hiçbir ülke yoktur. Yeni kurulan devletlerin siyasal seçkinlikleri, kendi ülkelerinin
de çağdaş toplumun şu özelliklerine kavuşmasını isterler. Dinamizm, değişme,
sanayileşme, bağımsızlık, etkenlik, güçlülük ve ulusal birlik, mutlu, müreffeh
bazı ölçülerinde uygarlık düzeyine ulaşmış, laik demokratik cumhuriyet düzeninde
yaşamını barış içinde sürdürebilen Türk Milleti ülküsüne ulaşabilmek için de
radikal sosyal değişimleri gerçekleştirmek gerektiği Atatürk tarafından
anlaşılarak bir dizi inkılaplar yapılmıştır. Bu inkılapların temelinde ise laik
pozitif düşünce yatmaktadır.
Atatürk’ün Türk toplumu için öngördüğü laiklik sadece dinin politika
dışı tutulmasından din işeri ile devlet işlerinin birbirinde ayrılmasından ibaret
değildir. Atatürkçü düşünceye göre, düşünce, bilim sanat ve davranışlar laik
bir anlayışla özgürleşmelidir. Atatürk’ün öngördüğü laiklik bu özgür
yapıyı kısaca aklın özgürlüğünü amaçlar.
2. ATATÜRK’ GÖRE
LAİKLİK KAVRAMI
Atatürk’e göre laikliğin tanımını onun şu sözlerinde bulmaktayız
“Laiklik yalnız din ve dünya işlerinin ayrılması demek değildir. Aynı zamanda
tüm yurttaşların vicdan, ibadet ve din hürriyetlerinin sağlanmasıdır.
Türk inkılabının ve çağdaşlaşmanın gereği olan tüm bağımsızlık
ilkesini Atatürk’ün düşünce sisteminde de görmekteyiz. Atatürkçülüğe göre
tam bağımsızlık düşünce ve inanç bağımsızlığını ve özgürlüğü demek
olan laiklikle özdeştir. Boş inançların, dinsel baskıların doğmatik zincirleriyle
aklın bulunduğu yerde ulusal bağımsızlığın düşü bile görülemez. Bunun gibi
inançların yönetimin de bilim de yapılamaz. Öyleyse laiklik ve tam bağımsızlık
olmadan demokratik bir hukuk devleti de kurulamaz. Toplumsal adalette
gerçekleştirilemez.
Onaltıncı asır sonlarına kadar iman gücü ile ateşlenen milli dinamizm
üstün bir savaş tekniği, gelişmiş refah ve organizasyon sayesinde Osmanlı
İmparatorluğu en kuvvetli ve en ihtişamlı bir devlet olmuştu. Kanuni devri bu
ihtişamın zirvesini teşkil eder. Ne yazıkki dış görünüşteki bu haşmete rağmen
geri kalışımızın tohumları bu devirde atılmıştır. Çünkü dünya yeni bir
ekonomik düzene giriyordu. Yeni bir zihniyet doğuyordu. Osmanlı İmparatorluğu işte
bu yenileşmeye ayak uyduramamıştı. Geri kalışımızın ve sonra inkılaplar yapmaya
mecburiyetimizin nedeni budur.
Avrupa’da çağ kapatıp çağ açan üç büyük teknik yenilik pusulanın
geliştirilmesi, barutun toplarda kullanılması ve özellikle matbaanın bulunması ile
bilginin büyük kitlelere yayılması idi. Batılıların denizlere açılması ve
sömürgecilik politikaları dünya servetlerini ayaklarına akıtmıştı.
Osmanlı İmparatorluğu ise bu yeni harekete katılmamış sadece futuhat peşinde
koşmuştu. İmparatorluğun asli unsuru olan Türkler mal ve canları ile futuhatın
yükünü taşıyorlar ve git gide fakirleşiyorlardı. Ayrıca 15. Yüzyılda Fatih
Sultan Mehmet’in himmeti ile İslam Dininin hoşgörülü bir anlayış ile ele almak
meyli hasıl olmuş iken 16. Yüzyıldan itibaren dini taassup bütün ülkeyi ve idareyi
sarmıştı.
Aslında İslam Dini akli bir dindir. Özellikle fen bilimlerini, kimyayı
Kuran’da bulmaya çalışmak bu dini hiç anlamamaktır. Çünkü fen bilimleri sürekli
bir tarzda değişmekte ve yenilenmektedir. Kuran ise insan aklının gelişmesi ile değişecek bilgileri ihtiva
edebilir mi? Eğer etse idi: “İlmi Çin’de de olsa gidip arayınız “ Hadisine yer
kalır mı idi? Veya peygamberimiz “Müftüler fetva verirler ve fetvalarında
direnirlerse sen yine yüreğine ve vicdanına danış” demiştir.
Hiç şüphe yok ki, Atatürk inkılabı, dini bir vicdan ve ahlak prensibi olarak
kabul edip ve onu dünya işlerinden ayırıp hayatın her an değişen gerçeklerini
pozitif ilimlere bağlamakla din müessesesine de büyük saygı göstermiştir. Türkiye
Büyük Millet Meclisinde halifelik kaldırılıyor, şeriat gidiyor, türbeler kapanıyor
şimdi ben ne olacağım sorusunu soran bir hocaya Atatürk’ün verdiği cevap bugün de
geçerlidir.: “Adam olacaksın hocam.”
Hilafetin kaldırılması Atatürk inkılaplarının en önemlilerinden birisidir.
Bununla laikliğe giden en önemli adım atılmış bizi çağdaş uygarlığa demokratik
sisteme laik bir devlet ve toplum düzenine götürecek yol özellikle bu engelin
aşılması ile tamamen açılmıştır. Zira halifelik ümmet düşüncesi üzerine kurulmuş bir müessesedir.
Oysa Atatürk önderliğinde kurulan çağdaş Türkiye “Milliyetçilik” temelleri
üzerinde yükselecektir.
Gerçekten 19 yüzyıldan itibaren milliyetçilik akımının bütün dünyayı
sardığını buna rağmen Osmanlı
devletinin halifeliğe önem vermeğe devam ettiğini görüyoruz. Türk olmayan İslam
toplulukları, özellikle Araplar arasında milliyet fikirlerinin kuvvetlenip
yaygınlaştığı görmemezlikten geliniyor, bütün İslamları bir idare altında
birleştirmek hayalinden ibaret bulunan Panislamizm macerası peşinde sürükleniyordu.
Osmanlı padişahı ve halifesinin
ilan ettiği “cihat” görmemezlikten gelinmiş, birinci dünya savaşında Osmanlı
İmparatorluğu ordularına karşı itilaf devletleriyle bir olup, silah kullanan
Müslümanlar çıkmıştır. Hilafet merkezi olan İstanbul ve Türkiye’mizin diğer
birçok şehirleri Mondros Mütarekesinden sonra itilaf devletleri kuvvetleri birlikleri
içinde sömürgelerden getirilen Müslüman askerlerde yer almıştır.
Atatürk bu gerçekler karşısında halifeliği kaldırarak Türkiye’nin milli
bir ülkü etrafında birleşmesini sağlamıştır.
3. LAİKLİK VE MODERN
HUKUK
Cumhuriyet ile doğal sonucuna varan hukukun dinsel kökeninden kopup laikleşmesi
olgusu, batıdaki ulusçuluk akımlarının Türkiye’ye yansımasıyla oluşmuştur.
Milli sınırlar içinde etnik farklılıkların ortaya çıkaracağı sorunların
adaletli şekilde çözülmesini sağlayacak ve ulusal birliğin korunmasında temel
olacak laik yasaların kabulünün başlangıcı 1925 yılında Atatürk’ün
başlattığı hukuk inkılabıyla olmuştur.
Türk
ulusunun tebalıktan yurttaşlığa geçişini simgeleyen ve onu çağdaş uygarlık
düzeyine ulaştıracak yasal düzenlemeler: medeni kanun, Ticaret kanunu, ceza kanunu
gibi temel yasalar, TBMM‘ince benimsendiği an din, sosyal, siyasal, ekonomik ve adli
kurumların işleyiş alanı dışına çıkarılmış; Olması gereken yere, inanç
alanındaki saygın konumunu oluşturmuştur. Böylece dinin siyasal çekişmeler ve
ideolojik yorumlarla yıpratılmasının önüne geçilmek istenmiştir. Bu amaçla
siyasal alanda yapılan en büyük değişiklik saltanat ve halifeliğin kaldırılması
olduğunu söyleyebiliriz. Zaten katılmacı parlamenter siyaset çağında mutlakiyetçi
bir monarşinin yaşamasını mümkün olamayacağı ve kendisini seçtiği temsilciler
eliyle yönetebilme yeteneğine sahip Türk ulusunun milli iradenin dışında başka bir
meşruluk kaynağına ihtiyaç duymayacağı Atatürk tarafından zamanında anlaşılan
bir gerçektir.
Atatürk’ün hukukun laikleştirilmesi konusundaki çalışmaları zamanın
Fransız Millet Meclisi Başkanı Edouard Herıot tarafından şu sözlerle
övülmüştür. “Mustafa Kemal’in askerlik tarafına şaşmıyorum. Meslekte deha
sahibi insanlar vardır. Buna şaşılmaz fakat İsviçre medeni kanunu kabul etmek ve
Türkiye’de yürürlüğe koymak bu adeta dehanın da üstünde bir şey işte buna
hayranım.”
Atatürk, Türk ulusu için çağdaş bir hukuk sistemi oluştururken pek çok
kanunun yabancı ülkelerden alınmasını sağlamıştır. Fakat yılların
sağduyusundan geçen uygulanmalar bu hukuki aşılamaya bir süre sonra ulusal bir
karakter kazanmıştır.
4. KÜLTÜREL ALANDA
LAİKLİK
Çağdaşlaşmanın sadece siyasi kurum ve kuruluşlarda kalması topluma
yansımaması düşünülemezdi. Çağdaş bir topluma ancak sosyal sistemdeki yapısal
unsurların değiştirilmesiyle ulaşılabileceğini bile Atatürk’e göre
oluşturulacak model şöyle özetlenebilir:
“Cemiyetçi toplum medeni hayatın bütün verilerinden yararlanan, refahlı,
vicdanı, irfanı, efkarı hür, batı uygarlığı düzeyine ulaşmış batı bilim
zihniyetini benimsemiş en hakiki mürşidin ilim olduğuna inanmış dolayısıyla
toplumsal yapısı Batının uygar toplumları yapısı tipine dönüşmüş laik ve
demokratik cumhuriyet düzeni ve barış içinde yaşayan insanlardan oluşmuş bir sosyal sistem.”
Bu modele ulaşmak çağdaş toplum sistemini oluşturmak için Atatürk önüne
çıkabilecek engelleri hukuki yoldan bertaraf ederek sosyo-kültürel alanda pek çok
inkılap yapılmıştır.
Laik düşünceyi yerleştirmek için yaptığı büyük çaplı eğitim, kültür
ve hukuk reformlarıyla aklı cendereye alan, bireyi kullaştıran geleneksel öğretim
kurumlarını ortadan kaldırmıştır. Benimsenen laik eğitim sistemi; Atatürk’ün
deyişiyle “Fikri hür vicdanı hür” insanlar yetiştirmeyi hedef almıştır. Bugün
en gelişmiş ülkelerdeki meslektaşlarıyla boy ölçüşecek fikir ve sanat
adamlarımızın yetişmesinin nedeni dini etkinliklerden uzak çağdaş eğitimin
sayesinde olmuştur.
Bilim ve sanatta bu aşamaya varılırken insanların dış görünüşleriyle
yaşam tarzlarıyla çağdaş sisteme uyum sağlaması da unutulmamış Türk halkının
fesin yerine şapka, şalvar ve cüppenin yerine ise pantolon ceket giymesi hedef
alınmıştır.
Atatürk laikliği getirmekle milliyetçiliği güçlendirmiştir. Ortak dil ortak
tarih, ortak töre, ortak kültür ve ortak amaç milletimizin temel değerlerindendir.
Ümmetçilik ise İslam devletlerini birleştirici olmamıştır. Laiklik sayesinde
Türkiye’de akılcı ve bilimci yöntemler gelişmiştir. Dinin özündeki atılımcı
ve akılcı değer hurafeler yüzünden ortadan kalkmıştı. Dertlere deva bulmak için
üfürükçü ve türbedar yerine hastaneler açılmış ve çağdaş usullerle çalışan
doktorlar yetiştirilmiştir.
Laiklik ilkesiyle dini ekoller
arasında ayrıcalık yaratılmasına izin verilmemiştir. Vatandaşlar devlete zarar
vermemek şartıyla dilediği yorum ve inancı benimseme hürriyetine sahip
kılınmıştır. Tarihte mezhepçiliğe ve tarikatçılığı işleyerek bazı ülkelerin
içişlerinin karıştırıldığı bilinmektedir. Mezhepçilik konusunda Atatürk
şunları söylemiştir.
“Din ve mezhep herkesin vicdanına kalmış bir iştir. Hiç kimse hiçbir
kimseyi ne bir din, ne de bir mezhebi kabul etmeye zorlayabilir. Din ve mezhep hiçbir
zaman politika aleti olarak kullanılamaz.”
Laiklik kadınların okuması açısından da büyük bir anlam ifade eder.
Müslüman kadınlardan şifa hatun ümmüd-derda tahla’nın kızı aişe ve Hz.
Muhammed’in eşi aişe erkeklere bile okumayı ve bazı dini bilgileri
öğretmişlerdir. Müslüman kadınlar savaşlara da katılmışlardır. Bu sebeple kız
çocuklarının okumasına karşı çıkmak, dine de uygun değildir. Tevhid-i tedrisat
kanunu eğitimde birliği sağlamak ve Türk çocuklarının çağdaş biçimde
eğitimlerini temin için çıkarılmıştır. Atatürk “Kesin biçimde bilmeliyiz ki
iki parça halinde yaşayan milletler zayıftır, hastadır.” Demiştir.
Laiklik sayesinde büyük devletlerin Müslüman olayları bahane ederek
bağımsızlığımıza karışmaları önlenmiştir. Kanun önünde çeşitli din
mensupları eşit sayılmıştır. Gayr-i müslümler kiliselerine rahatça gidip ayinler
yapabilmektedirler topluluklarının dini işlerini yürütmektedirler.
Laikliğin sağladığı bir husus da eşitliktir. Türkiye cumhuriyetinde sınıf
farkı yoktur. Bilimsel unvanlar alın teriyle kazanılmaktadır. Atatürk konuyu şu
sözleriyle aydınlatır: “Tekkelerin gayesi halkı meczup ve aptal yapmaktır. Oysaki
halk meczup ve aptal olmaya karar vermemiştir. Biz dünya uygarlık ailesi içerisinde
bulunuyoruz. Uygarlığın bütün gerektirdiklerini uygulayacağız.
Laiklik demokratik anlayış açısından önemlidir. Bazı halifeler kendilerini
Allah’ın gölgesi gibi görülürlerdi. Oysaki yüce Allah kimseyi gölgesi olarak
tayin etmemiştir. Son elçi olarak Hz. Muhammed’i
yollamıştır. Dinde babadan oğul’ a saltanatın ya da halifeliğin geçmesine
dair bir hüküm yoktur. Atatürk “Allah da, peygamber de, insanların ve milletlerin
değer ve şerefini korumalarını emrediyor” demiştir.
Atatürk görüldüğü gibi laiklik ilkesini getirmekle dine cephe almamıştır.
Aksine dini değerlere saygıyı ortaya koymuştur. Karşı olduğu husus dini değerler
arasına karışmış uydurma bilgiler, hurafeler ve boş inançlardır. Kuran ve sünnet
dururken hurafelere inanmak dinin özüne de terstir. Hz. Muhammed “Deveni bağla da
sonra Allah’a güven” diyerek önlem alayı tavsiye etmiştir. İslam’da yalnız
Allah’tan yardım istenir. Ve ona sığınılır. Kuran’ın açık buyruğu böyledir.
Laiklik de bilim ve akıl yolunu izlemeye imkan verir.
Atatürk inkılaplarının temel hedefi olan yeni toplumsal yapının oluşması
için laikliğin şart olduğunu belirtmiştir. Şimdi ise Atatürk’ün laiklik
anlayışının temel unsurlarını kısaca özetlemek istiyorum.
* Laiklik, her şeyden önce toplumun üyelerince benimsenmiş olan din veya
dinlerden bağımsız bir doğal ahlak sisteminin varlığını gerektirir. Böyle bir
ahlak sisteminin ilkelerini belirleyen ise onu uygulamaya kararlı olan bireyler
topluluğudur.
* Böylesine bir laiklik anlayışı düşünce özgürlüğüne ve bireylerin
görüşlerinde farklı olabilmek hakkına dayanır.
* Ayrıca laiklik anlayışı adaletin ve kurtuluşun sadece yaşarken ve bu dünya
da mümkün olduğu görüşünü benimser.
* Öte yandan laiklik akla dayanan araştırmacılığı benimser doğmaları sırf
kutsaldır diye kabullenmeye karşıdır. Evrenin bilimsel yöntemlerle incelenmesini ve
onun akılla açıklanması için sürekli çaba gösterilmesini savunur.
* Duygusallığı değil evrenselliği kısmiliği değil, bütünü anlamayı;
siyaset ve ibadet olgularını birbirinden ayırarak her birinin diğeri üzerinde
egemenlik kurmasını engeller.
* Laik yönetim anlayışı ise düşünce ve inanç alanlarını siyaset ve ibadet
olgularını birbirinden ayırarak her birinin diğeri üzerinde egemenlik kurmasını
engeller.
Anlaşılacağı üzere Atatürk laiklikle bugün bize çok anlamlı ve yerinde
gelen bir yaşam felsefesini ortaya koymuştur. Buda şudur:
“Düşünce ve eylem alanlarının inanç alanıyla birbirinden ayrılarak dinin
sosyal ve siyasal kurumlara egemen olmasının önlenmesi aynı zamanda siyasal otoritenin
de bir din tanımazlık, inanç özgürlüğünü reddetmek niyetiyle insanların dinsel
akidelerine ve ibadet özgürlüklerine saygısızlık yapmasını engelleyerek ulusal
birliğin sağlanması.”
Atatürk’ün bu felsefesini şu sözleri açıkça vurgulamaktadır:
“Din, bir vicdan meseledir. Herkes vicdanının emrine uymakta serbesttir. Biz
dine saygı gösteririz. Düşünüşe ve düşünceye muhalif değiliz biz sadece din
işlerini millet ve devlet işleriyle karıştırmamağa çalışıyoruz. Kaste ve fiile
dayanan taassupkar hareketlerden sakınıyoruz. Gericilere asla fırsat vermeyeceğiz.”
Gerçekten de hem Hıristiyanlık hem de İslam tarihi incelenerek olursa dinden politik çıkar ya da maddi kazanç
sağlamak isteyenler daima toplumların inançlarını sömürmüşlerdir. Örneğin;
Osmanlı imparatorluğu döneminde dinin devlet işlerine karıştırılmasının
olumsuz sonuçlarını pek çok konuda görebiliriz. Bunların en ilginç olanlarından
biri; 1831 yılındaki veba salgını karşısında hükümetin halkı korumak için
gemileri karantina altına alma kararını karşı tutucuların karantina denilen şey
frenk adetidir. Ehl-i İslam dininde buna riayet caiz değildir.” Diye baş
kaldırmaları sonucunda hükümetin yedi yıl gemilere karantina uygulamaması ve
İstanbul halkının hastalıktan kırılmasıdır.
6. CUMHURİYET DÖNEMİNDE
LAİKLİĞE KARŞI OLAN TEPKİLER
Cumhuriyet Türkiye’sinde de köklü bir muhafazakarlık her zaman olmuştur.
Böylesi durumların gelişen her toplum için geçerli olduğu şüphesizdir.
Türkiye’de özellikle 1970’lerden sonra
süreklilik kazanan hızlı ekonomik ve sosyal yapı değişikliği ve onun yol açtığı
siyasal topluluklar, bunalımlar, laik cumhuriyete alternatif rejim arayışlarını
günümüze dek gündemde tutmuştur. Yapısal değişme sorunlarıyla boğuşan
Türkiye’de radikal İslam’ i akımlar örgüt ve programlarla siyaset sahnesine
çıkmışlardır. Ama bunların başarılı olması mümkün değildir. Çünkü Türkiye
nüfusun büyük çoğunluğu cumhuriyetin ilanıyla benimsenen gelişme modeline olan
inançlarını yitirmemişlerdir. Bu model demokrasi, laiklik, hür teşebbüs ve özel
mülkiyete dayanan yarışmacı Pazar ekonomisi ve reformculuk ilkeleri temeline oturur.
Bu modele demokratik yollardan varılmasını savunanlar ise Türk halkının %76,4 ünü
oluşturmaktadır.
Ayrıca Türkiye’deki dinsel gruplar ve örgütler, ortak bir ideolojik şemsiye
ve eylem programı altında birleşmiş olmaktan uzaktır. Buna hepimiz Sivas olaylarında
açıkça şahit olduk. Onların üzerinde tek birleştikleri konu günlük hayatta
gözlenen ahlaki yozlaşma ekonomik alandaki adaletsizlikler yolsuzluklar ve idari alanda
algılandıkları beceriksizlikler ile yetersizliklerdir. Bunlar ulusçuluğa ve
demokrasiye düşmandırlar. Her iki olguya da dine hakaret, Allah’ın öngördüğü
düzene ihanet diye bakmaktadırlar.
Bu düşüncede olan bireylerin ait oldukları geleneksel sosyo-ekonomik düzen
çökmüştür ve yeni ve modern dünyada kendilerine uygun bir yer bulamamak endişesini
taşımaktadırlar. Kendilerini ellerinde kalan tek kimlik belgesine Müslümanlığa
sarılmakta kurtarabileceklerini sanmaktadırlar.
Dünyada kıran kırana rekabetin hızlı değişimin ve gelişimin yarattığı
müthiş dinamizm’ anın karşısına
çağdaş fikirlerle donatılmamış durağan bir sistemle çıkmaktadırlar fakat
onların istedikleri geleneksel veya İslam’ i sistemin karşısında da günümüz
Türkiye’sinin hedef olarak seçtiği modern Türkiye imajıyla bağdaşmayacağını
bilen aydın Türk halkı çıkmaktadır.
Ancak laikliğin kalıcı olması, onun devlet tarafından güvence altına
alınmasını da gerekmektedir. Aksi takdirde iktidarı demokratik veya yasadışı
yollardan ele geçiren bir toplumsal güç tüm siyasal özgürlükleri ortadan
kaldırarak kendi çıkarlarını ve grup ideolojisini toplumun tümüne zorla
uygulayabilir. Bunu önlemek için cumhuriyet anayasaları irtica’ yı ve irticai
örgütleri yasadışı sayarak dinsel örgütlerin siyasal organlar haline dönüşmesini
yasaklamıştır.
Yüzyıllar boyunca her şeye dinsel açıdan bakmaya alışık bir toplumun
laikliğe yönelivermesi elbette kolay değildir. Bu nedenle Atatürk gerici tavır ve
Türkiye cumhuriyeti ilke ve inkılaplarına bağlı olan herkesin de disiplinle böyle
hareket etmesini istemiştir. Ve o bu konuda şöyle demiştir:
“Birtakım şeyhlerin dedelerin seyyidlerin, çelebilerin, babaların, emirlerin
arkasından sürürlenen ve falcılara, büyücülere, üfürükçülere muskacılara
talih ve hayatlarını emanet eden insanlardan kurulu bir topluma uygar bir ulus gözüyle
bakılabilir’ mi?
Gerici fikirleri güdenler belirli bir sınıfa dayanacaklarını sanıyorlar bu
katiyen bir vehimdir. Zandır. İlerleme yolumuzun üstüne dikilmek isteyenleri ezip
geçeceğiz yenilik vadisinde duracak değiliz. Dünya müthiş bir cereyanla ilerliyor
biz bu ahengin dışında kalabilirmiyiz?
Hiçbir mantıksal kanıta dayanmayan bir takım geleneklerin inançların
korunmasında direnen ulusların ilerlemesi çok güç olur belki de hiç olamaz biliniz
ki uygarlığın buluşları tekniğin harikaları dünyayı değişmeden değişmeye
uğrattığı bir çağda yüzyıllık çağı geçmiş düşüncelerle eskiye
bağlılıkla Türkiye cumhuriyeti çağdaş medeniyet düzeyine ulaşamaz. Bugün sizlere düşen görev Atatürk’ün esaretten ve
donmuşluktan kurtulma yolunu açarak yirminci yüzyılda İslamiyet ’ede en büyük
hizmeti yaptığını anlatmak akılcılığa çağdaş bilime çağın medeniyetine
yönelmek zorunluluğu ile milletin büyük çoğunluğunun İslam dininin özüne
bağlılığı arasında gerekli uyum ve sentezi gerçekleştirmek.”
Bunu yapmak zorundasınız çünkü laiklik ülkemizde
tarihi gelişimi içinde değerini bulmuş ve bedeli ağır ödenerek yerleşmiştir. Ne
var ki her şey bitmemiştir. Son aylarda gizli ve açık yönlü tutum ve faaliyetlerini
sürdüren yıkıcı akımlar uygun alanlara yerleşme fırsat ve olanaklarını aramakta
olup milli birlik ve bütünlüğümüzü tehdit eder duruma gelmişlerdir.
Laik devlet kavramına ve laik sosyal yapıya yönelik bulunan irtica ile mücadele
etmek anacak Atatürk ilke ve
inkılaplarının korunması ve topluma mal edilmesiyle olur. Bunda da tek araç eğitim
yoluyla iknadır. İnandırmadır. Bütün eğitim araçlarını seferber ederek iletişim
vasıtalarını kullanarak laikliğin anlamını açıklamak ve esasta din ve vicdan
hürriyetinin asıl teminatı olduğunu
bıkmadan anlatmak gereklidir. Fakat bunda da başarılı olunmazsa tek çare olarak
Atatürk’ün irticaya karşı 1938 yılında söylediği kararlı ve inançlı şu
sözü rehber alınmalıdır.
“Tek başıma kalsam, yine tepeler, yine öldürürüm”
Türkiye cumhuriyeti Atatürk’ün önderliğinde gerçekleşen ulusal
bağımsızlık ve çağdaşlaşma yönünde bir toplumsal yeniden biçimleniş sürecini
yaşamaya başlamıştır ve yaşaya gelmektedir.
Bu yeni toplumsal biçimleniş bağımsızlık ve özgürlük ilkelerini temel
almıştır. Bağımsızlık ve özgürlüğün vazgeçilmez gereği olarak da laik dünya
toplum ve insan anlayışını kendine merkez yapmıştır.
Atatürk’e tüm insanlığın saygınsını kazandıran işte böyle bir
aydınlanma çağını Türk toplumuna getirmesi; Türk toplumunda bu yönde demokratik
toplumsal dayanışma sağlanmış olmasıdır.
Hukukun üstünlüğünü ve hukuk devleti ilkesi ile keyfi yönetimi sona
erdirmesi kadın hakları konusunda dünyaya örnek olacak değerde atılımlar yapması
Atatürk’ün duygusallığı değil evrenselliği kısmiliği değil bütün anlamayı
ayrıcalığı değil liyakat’ ı ve başarmayı ilke edinmesiyle bağdaştırılabilir.
Türk siyasal yaşamındaki gelişmeler ve çağdaş düşünce akımlarının
yaygınlaşması sonucunda din in Türk siyasal yaşamında etkisi ve önemi giderek
azalmaktadır. Fakat din perdesi arkası din
perdesi arkasına gizlenerek gerici düşünceyi topluma egemen kılmaya çalışman ve
geleneksel toplumu sürdürmek isteyenlere her yerde ve her zamanda rastlamamızda
mümkündür bunun için toplumumuzun her kısmındaki yurttaşlara ve bizlere düşen
görev Atatürk’ün bilim ve sanat alanlarında yaratıcılığa açtığı yolları
demokratik bir toplumsal dayanışmaya temel olmak üzere oluşturduğu laik ulusal toplum
üyeliği bilincini yurttaşlık bilincini her bireye aşılamaya çalışmaktır.
Türk inkılabının önderi Atatürk’ün İslam dini ile ilgili olmayan boş
inanç ve bağnazlıklardan sıyrılmak us’a bilime dayalı bir gelişmeye yönelmekle
ilgili sözlerini kendimize rehber almayız bunlar:
“Yaptığımız ve yapmakta olduğumuz devrimin amacı Türkiye Cumhuriyeti
halkını tamamen çağdaş ve bunun anlam ve biçimi ile uygar bir toplum haline
ulaştırmaktır. İnkılabımızın temel ilkesi budur. Bu gerçeği kabul edemeyen
düşünüşleri yok etme zorunludur. Şimdiye kadar ulusun beynini paslandıran,
uyuşturan bu düşünüşte bulunanlar olmuştur. Herhalde düşüncelerde yer alan boş
inançlar tamamen atılacaktır. Onlar çıkarılmadıkça beyne gerçeğin
ışıklarını yerleştirmek olanaksızdır.”
“Ölülerden medet ummak uygar bir toplum için ayıptır.
“Baylar ve ey ulus biliniz ki Türkiye cumhuriyeti şeyhler, dervişler müritler
mensup ( Tarikata bağlılar) ülkesi olamaz en doğru en gerçek tarikat uygarlık
tarikatıdır.
Biz uygarlıktan bilim ve fenden güç alıyoruz ve ona göre yürüyoruz başka
bir şey tanımıyoruz. Tekkelerin amacı halkın akli dengesini yitirmek ve aptal
yapmaktır. Halbuki halk akli dengesini yitirmemeye ve aptal olmamaya karar vermiştir.
O büyük insan Türk milletinin gerçekleri görmesini isteyerek şöyle der:
Gerici fikirleri güdenler belirli bir sınıfa dayanacaklarını sanıyorlar bu
katiyen bir vehimdir, zandır. İlerleme yolumuzun üstüne dikilmek isteyenleri ezip
geçeceğiz. Yenilik vadisinde duracak değiliz. Dünya müthiş bir cereyanla ilerliyor
biz bu ahengin dışında kalabilir miyiz?”
“Uygar olmayan insanlar uygar olanların ayakları altında kalmaya
mahkumdurlar.”
Sonuç olarak diyebiliriz ki Atatürk, Türkiye
cumhuriyetini çağdaş temeller üzerine kurarken, Türk toplumunu ümmet çağı
anlayış ve tutumlarından özgür düşünce ve inanca sahip bir Türk ulusu olmanın
bilincine kavuşturmak istemiştir. Bunun tek yolu da laikliği uygulamak ve
uygulatmaktır.
“Bütün yurttaşların kanun karşısında eşit tutulması” demek olan
halkçılık, ancak laiklikle mümkündür. Çünkü içinde çeşitli dinlere bağlı
uyrukları toplayan bir devlet din ve dünya işlerini tamamıyla birbirinden
ayıramayacak olursa hem din mensubu için ayrı ayrı yasalar uygulamak zorunda kalacaktır ki bu durum, bütün bireylere
eşit muamele yapmayı imkansız kılacağı gibi devletin siyasal bütünlüğünü de
tehlikeye düşürecektir.
Atatürk’ün duygu, düşünce ve tüm hareketlerinde tam bağımsızlık ve
çağdaşlıkla nitelenmiş bir ülke bütünlüğü amaçladığına göre laik devrim
ilkesinin önemi kendiliğinden ortaya çıkar. Bunun için laikliğin titizlikle
korunması gerekmektedir.
Bir bütün olan Atatürk ilke ve inkılapları bizim yaşam kaynağımızdır.
Tümünü her koşulda her yerde ve her zaman korumak hepimizin ulusal ödevi ve onur
borcudur. Bu görevimizi yerine getirirken karamsarlığa düştüğünüzde şu sözü
unutmayınız.
“Gecenin en karanlık olduğu ve hiç bitmeyecek sanıldığı zaman gün
doğuşunun en yakın olduğu zamandır.”
-- GİRİŞ
7.
ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE
SİSTEMİNDE CUMHURİYETÇİLİK KAVRAMI
8.
ATATÜRK’ÜN CUMHURİYET
DÜŞÜNCESİ
9.
ATATÜRK’ÜN
CUMHURİYETÇİLİK ANLAYIŞININ DAYANDIĞI İLKELER
10.
ATATÜRK
CUMHURİYETÇİLİĞİNİN NİTELİKLERİ
-- SONUÇ
Başlıkları altında
inceleyeceğiz.
Cumhuriyetçilik Türk inkılabı içindeki anlamıyla sorumsuz yönetim duygusunun
kaldırılmasıdır. Yönetim işi milli egemenliğe dayanan meclislerden çıkacak
yasalarla yapılmaktadır. Bu yönüyle Cumhuriyetçilik, Milliyetçilik ve Halkçılıkla
sıkı sıkıya bağlıdır. Cumhuriyetçilik devlet
yaşamında yönetiminde bu yönetimin işleyişinde Türk ulusunun istencinin egemen
kılınmasıdır. Günü ve geleceği için karar verme, yazgısını belirleme ve saptama
hakkı milletindir. Milletin devletin toplumun yönetimi sınıfların ailelerin toplumsal
grupların eline tekeline bırakılamaz ulusun tüm bireyleri yönetime etken olarak
katılmalıdırlar toplum olayların karar oluşturma karar
verme yetkisine sahiptir.
Türk inkılabında 29 Ekim 1923 ün Cumhuriyetin kuruluşunun özel bir yeri ve
anlamı vardır.
1 Kasım 1922 de saltanat kaldırılmış, 29 Ekim 1923 te de Cumhuriyet ilan
olmuştur. Saltanatın kaldırılması altı yüz yıllık yönetim biçiminin kişisel
yönetim geleneğinin yasal olarak sona erdirilişidir.
Atatürk, düşündüğü yönetim sisteminin şeklini “şekli hükümet
cumhuriyet olacaktır.” Sözleriyle ilk olarak Erzurum kongresinden önce Mazhar Müfit
Kansu’ya söylemiştir. Türkiye’de cumhuriyetin kurulacağını batıda ilk olarak
fark eden The Times gazetesi 22 Eylül 1919 tarihli sayısında, Anadolu hükümetinden
“Sivas’taki Anadolu Cumhuriyeti” olarak bahsetmiştir. 1921 Anayasasında
egemenliğin ulusa ait olduğu ve TBMM nin ulusun tek ve genel temsilcisi olduğu
belirtilmek suretiyle sadece cumhuriyetin adı konulmamıştı. Bunu takip eden yıllarda
ortaya çıkan bunalımlar neticesinde cumhuriyetin ilan edilmesi zorunlu hale geldi.
Atatürk , Cumhuriyeti Türk ulusunu çağdaşlaşmaya götürecek tek rejim olarak
görüyordu çünkü cumhuriyetin ilan edilmesiyle sadece siyasi yapı değişmemiş
bununla birlikte toplumsal hukuksal ve sosyal alanlarda da modern bir düşünce yapısı
doğmuştur. Öncelikle Osmanlıca’dan vazgeçilerek dilin sadeleşmesi
sağlanmıştır. Dilde yapılan yenileşme ile o zamana kadar ulusun eline verilmeyen ve
başkaları tarafından kullanılan egemenlik ulusa verilmiş bu suretle de
özgürlükçü ve demokratik düzene doğru bir adım atılmıştır. Ayrıca
cumhuriyetle birlikte bütün vatandaşların ırk, din, mezhep farkı gözetilmeksizin
kanunlar karşısında eşit olduğu ilkesi yerleştirilmiştir. Atatürk “Cumhuriyet
fazilettir” diyerek bu rejimin toplumda namuslu ve faziletli insanların yetişmesini
sağlayacağını belirtmiştir.
Atatürk’ün bundan sonra gerçekleştireceği devrimlerin temelini cumhuriyet
oluşturur. O Türk ulusunun laik ve demokratik düzene geçmesini sağlamak için
cumhuriyeti ilan etmiştir.
Atatürk’ün Türkiye’de Cumhuriyetin kurulması hakkındaki sözleri:
27.9.1923
Neue Freıe Preese huhabirine demeç hakimiyet i milliye gazetesinde şöyle yer alır:
Atatürk
teşkilat-ı esasiye kanununda hakimiyetin kayıtsız şartsız millete ait olduğunu
yasama ve yürütme yetkilerinin milletin tek temsilcisi olan mecliste toplandığını ve
böylece cumhuriyetin kurulduğunu belirterek Türkiye’nin yenileşmesinin ve
anayasanın oluşturulmasının henüz tamamlanmadığını bu anayasada bazı
düzeltmelerin yapılmasının gerekli olduğunu söylemiştir.
Türkiye’de
de Avrupa ve Amerika’daki Cumhuriyetlerde olduğu gibi parlamento bulunduğunu yalnız
bizde yasama ve yürütme güçlerinin TBMM de olduğunu ve gerekli düzeltmelerin
yapılmasından sonra cumhurbaşkanı ve başbakan ile bakanlardan oluşan bir hükümetin
kurulacağını belirtir Türkiye’nin başkenti neresidir sorusunu da Ankara olarak
cevaplandırır.
(4.12.1923
Tercümanı-ı Hakikat baş muhabirine verdiği demeç:
“İstanbul
halkı son yıllarda çok elemli ve felaketli dakikalar geçirmişlerdir onlar elde
ettikleri özgürlüğün değerini tekir etmektedirler her zaman masum insanları baştan
çıkarmak için uğraşanlar olmuştur. Böyleler inin sözlerine kulak asmamak onlara
verilecek en iyi cezadır. Bir aralık Konya’ya gittiğimde onlara da kötü niyetli
kişilerin sözlerine aldanmamalarını söyledim. Ancak önerim faydalı olmadı ve
kötü sonuçlar meydana getirdi. Hiçbir kabahati olmayan bu insanların zarara
uğramaları beni son derece üzdü.
Bir
cumhuriyeti bedava kazanmadık. Onu elde etmek için çok kan döktük müdafaa etmek
için de hazırız.
Bizler
fikre, samimi ve yasalara uygun olduğu sürece saygı duyarız bu ülke dünyada hiçbir
milletin başına gelmeyen bir felaketten yıkık dökük kurtuldu. Canımızı zor
kurtardık. Düşman her tarafı yıkıp geçti bütün bunları yeniden inşa edeceğiz
ve kısa sürede ülkede emniyeti kuracağız bu emniyet en gelişmiş ülkelerde olduğu
gibi gerçekleştirilecektir.
Ülke
mutlaka modern ve çağdaş bir şekilde yenilenecektir. Halk da bu yeniliklere
açıktır. Toplum zengin ve rahat yaşamak istiyor. Komşularının refahını görerek
fakir olmak ağır geliyor gelişmek için yolumuza çıkanları ezip geçeceğiz
dünyadaki gelişmelerin dışında kalamayız.
2. ATATÜRK’ÜN
CUMHURİYET DÜŞÜNCESİ
Atatürk’ün cumhuriyet düşüncesini kendi yaptıkları ve söylediklerine
bağlı olarak açıklarken onun genel görüşünden uzak kalmamalı dünya
görüşünün ulaştığı boyutlarda cumhuriyet için söylediklerini bir bütün
içinde yorumlamalıdır. Onun genel cumhuriyet düşüncesinin çerçevesi çizildikten
sonra, dayandığı ilkeler belirlenerek ayrıntılara inilmelidir.
Atatürk’ün düşünce yapısını oluşturan öğelerin başında dünya tarihi
ve siyaset gelir. Askerlik eğitiminin yanı sıra hem geniş tarih okumuş hem de
düşünsel eserlerin taramasını yapmıştır. İnsanlık tarihinde meydana gelen tüm
büyük düşünürlerin yapıtları ve sistemleri hakkında bilgisi tamdı.
Bu oranda geniş kültür yağısına sahip bulunmasaydı kendi dünya görüşü
ve toplumsal düşüncesini bilimsel olarak ortaya koyamazdı. Mustafa Kemal iç ve dış
olayları iyice değerlendirmiş onları Türk toplumu için uygun hale getirmiştir.
Atatürk’ün genel cumhuriyet anlayışını kendi dünya görüşüyle birlikte
ele almak daha sağlıklı sonuçlar verecektir bu sebeple Türkiye Cumhuriyetini
kurmanın ve geliştirmenin yolu olan diğer ilkeler Cumhuriyetçilik ilkesinin
tamamlayıcısı durumundadır.
Atatürk cumhuriyetçi bir düşünürdür. Hem genel düşünce yapısında hem de
söylevlerinde Cumhuriyetçilik en başta genel öğedir ancak onun bu yönü zamanla ve
olaylar içinden geçerken aşama aşama gelişmiş ve belirginlik kazanmıştır.
Kuracağı cumhuriyet ülkesini doğal ve tarihsel gerçeklere dayanarak çizdiği
sınırlarla belirleyen Atatürk Anadolu halkının da yapısını gözden uzak
tutmamıştır. Onların arasıdaki tüm ırksal, sınıfsal ve düşünsel ayrılıklara
karşı çıkarak çizilen ulusal sınırlar içinde kendisini Türk gören herkesi
vatandaş olarak saymış ve hepsine eşit değer vererek hiçbir ayrıcalık uygulamaya
yönelmemiştir.
Yeni kuracağı devletin ülke ve halk öğelerini tarih bilim ve gerçeklerin
verdiği derslerin ışığında belirleyen Atatürk Cumhuriyetçiliğin yeni bir aşamaya
ve örgütlenmeye götürebilmiştir.
Atatürk, öğrencilik yıllarında başlayan ve belirli bir süre sonra uygulama
olanağı bulan bu fikirlerine karşı gelenlerle sürekli savaşmış ve zamanı
geldikçe bu yolda girişimde bulunmaktan çekinmemiştir. Cumhuriyeti hukuksal bir düzen
olarak ilan etmeden önce o kurumun ve düzenin koşullarını hazırlamıştır.
Cumhuriyetçilik, Mustafa Kemal Atatürk’ün düşüncesinde Osmanlı düzeni ve
imparatorluk yalılarına karşı kullanılacak bir silahtı. Bu bakımdan
Cumhuriyetçilik ve ulusçuluk birbirlerini bütünleyen ilkelerdi imparatorluk
yıkılınca Cumhuriyetçilik ve ulusçuluk imparatorluğa karşı modern anlamda bir
devlet oluşturmada kullanılmış ve bunda başarılı olunmuştur.
Atatürk’e göre ulus egemenliğini en iyi ve sağlam yönleriyle temsil eden ve
uygulayan devlet biçimi cumhuriyettir. Ona göre cumhuriyete karşı gelişebilecek
tehlikeler rejimin ortadan kaldırılması biçiminde siyasi müdahaleler olabilir. Bunun
için de müdahalelere karşı güvence olarak yürütme ve yargı güçleri gereklidir.
Cumhuriyet yeni bir devlet biçimi olduğu kadar, çağdaş bir toplum ve insan demektir.
Çağdaş bir insan ve toplum her türlü yeniliğe ve gelişmeye açıktır.
Atatürk, Cumhuriyeti her zaman demokrasi kavramı ile ele almıştır. O na göre
cumhuriyet demokrasi ile yönetilen devlet biçimidir. O cumhuriyetin tanımını bile
demokrasi ile yapacak derecede iki kavramı yan yana alırken biçimsel olarak kurulan
cumhuriyet düzeninin yanı sıra demokratik bir rejime de zamanla aşama aşama
geçilmelidir der. Böylece cumhuriyet demokratik rejimle pekiştirilmeli ve yasalarla
belirlenen halk egemenliği uygulanmalıdır. Demokrasinin gerekliliğinin bir nedeni
yönetimlerin ve iktidarların parlamentoda kesin bir biçimde denetlenmesidir.
Mustafa Kemal Atatürk ayrıca cumhuriyetin temeli olarak kültürü
benimsemiştir. Burada kültürü uygarlık olarak ele alır. Uygarlıkları yaratan
kültür bir anlamda uygar ülkelerin yönetim biçimi olan cumhuriyetlerin de
yaratıcısıdır. Bu sebeple o kültüre çok önem vererek ve milli kültürü
inkılapçı bir düzeyde tutarak sürekli gelişme yoluyla toplumun dinamizmini
arttırmak istemiştir. Böylece çağdaş
uygarlık düzeyine ulaşılacağını hatta onun üstüne çıkılacağını anlamış ve
önermiştir. Bu sebeple kültürü cumhuriyetin temeli olarak görür ayrıca
erdemliliği de cumhuriyetin önemli bir özelliği olarak kabul eder hatta cumhuriyeti
erdemlilik düzeni olarak tanımlar toplumsal anlamda kültür boyutlarına sahip bulunan
cumhuriyet kişisel anlamda da erdem boyutunu getirmektedir. Kültür düzeyi belirli bir
seviyeye gelmiş toplumlarda kişiler erdemli olmak zorundadır. Mustafa Kemal’e göre
cumhuriyet, kendi hukuksal düzenini de kurmak zorundadır. Ona göre çöken
imparatorluğun yasaları ile cumhuriyeti yürütmek olanaksızdır. Bu sebeple yeni rejim
kendi anayasasını ve yasalarını getirmelidir.
( Cumhuriyetin ilanından sonra 1924 anayasası hazırlanmış ve yürürlüğe
girmiştir.) düzene uygun hukukçular da yetişmelidir. Yetişen hukukçular ve
çıkardıkları yasalar rejimin güvencesi olacaklardır.
Atatürk’ün tanımına göre “Türk milletinin karakter ve adetlerine en uygun
olan idare cumhuriyet idaresidir” çünkü cumhuriyet milli egemenlik idealini milletin
irade ve egemenliğini vatandaşın devlete ve devletin vatandaşa karşı hak ve
vazifelerini en iyi olarak düzenleyen yönetim şeklidir. Atatürk’ün sözleri ile
“Cumhuriyet rejimi demek demokrasi sistemiyle devlet şekli demektir.” Diğer bir
deyişle “ Demokrasi prensibinin en modern ve mantıki uygulamasını sağlayan
hükümet şekli cumhuriyettir.” Atatürkçülükte cumhuriyet yüksek ahlaki değer ve
niteliklere dayanan bir ifadedir cumhuriyet fazilettir. Cumhuriyet idaresi faziletli ve
namuslu insanlar yetiştirir.
A.
HALK
EGEMENLİĞİ:
Halk egemenliği olgusu Atatürk’ün Cumhuriyetçilik anlayışının
en önde
gelen unsurudur. Atatürk imparatorluğun kişisel yönetimine
karşılık halkın egemen olduğu bir yönetimin temellerini atmak üzere yola
çıkmıştır. Osmanlı yönetimi kişiye dayanan bir yönetimdir. Onun uygulamak istediği bir yönetim olan cumhuriyet ise halk
egemenliğine dayanmaktadır. Mustafa Kemal cumhuriyetin en geniş anlamda halkın ülkede
tek egemen güç olması anlamını taşıdığını sık sık vurgulamıştır.
Cumhuriyetin ilanından önce uygulamaya koyduğu halk egemenliği olgusunu iyice
geliştirmiştir. Hatta 1921 Anayasasını bu temel üzerine oturmuştur. Kurtuluş
savaşının başlamasıyla birlikte halk kavramını birinci unsur olarak öne
sürmüştür. Konuşmalarında yayınladığı genelgelerde alınan kararlarda bunu daha
iyi görmek mümkündür (havza konuşması Amasya genelgesi, Erzurum ve Sivas kongreleri
vs.) Atatürk’e göre halk egemenliği tüm gücün halka yerilmesidir. Onun kurduğu
yeni Türk devletinde halk başlıca unsurdur. Onun devleti halk devletidir. ona göre
halk yönetime ve geleceğe egemen olacak kendisi ile ilgili tüm kararları
alabilecektir. Mustafa Kemal Atatürk’e göre cumhuriyet yönetiminde en geçerli olan
değer halk kitlelerinin çoğunluğudur. Bu çoğunluk hangi yönlerde yoğunlaşırsa
yönetim de ona göre bilinçlenir halk ülkenin gerçek sahibidir. Hiç kimse onun bu doğal hakkını elinden
alamaz.
B.
TAM
BAĞIMSIZLIK
Atatürk’ün düşüncesinde bağımsızlık fazlasıyla önem taşır
bu konumuyla
bağımsızlık olgusu hemen hemen her konuyu etkilemiştir. Mustafa
Kemal her yönüyle bağımsız bir devlet kurmak için çaba göstermiştir ona göre tam
olmayan bağımsızlık, bağımsızlık değildir. Belirli bir oranda bağımlılığı
içeren bağımsızlık olamaz bağımsızlık olursa her yönüyle bir bütünlük ve
tamlık içinde olmak zorundadır. Atatürk siyasal alanda gerçekleştirdiği
bağımsızlığın arkasından ekonomik bağımsızlığa da gerçekleştirerek tam
bağımsızlık yolunda çaba göstermiştir. Ona göre ekonomik yönden
bağımsızlığını sağlayamayan siyasal bağımsızlık sonuç da ödün verir. Bu
durum ülkeyi bağımlı hale getirir. Mustafa Kemal Atatürk tam bağımsızlık
uğraşına kurtuluş savaşı ile başlamış “ Ya İstiklal Ya Ölüm” düşüncesi
bu savaşın parolasını oluşturmuştur. Siyasal bağımsızlığı kurtuluş savaşı
sonunda kazanmış ve diğer alanlarda uğraş vermeye başlamıştır. Mustafa Kemal bir
ulusta veya halkta bağımsızlık gücü ve azminin bulunabilmesinin toplumun bu konudaki
bilinci ile oranlı olacağını belirtmektedir. Kendisi hakkında bu bilinci oluşturmak
için söylev ve demeçlerinde bu olgu üzerinde sık sık durmuştur. Mustafa Kemal’e
göre tam bağımsızlık anacak ulusun kendi gücüyle kurulur. Onu koruyacak ve
sürdürecek de halkın gücüdür. Hiçbir yabancı devletin yardımıyla bağımsızlık
korunamaz ve sürdürülemez bu nedenle ulus tam bağımsızlık yolunda tüm gücünü
harcamalı ve bu yolda gerekenler titizlikle yerine getirilmelidir. Kurtuluş savaşı tam
bağımsızlık yolunda verilen uğraşlarla doludur. Bu nedenle örnek olarak her an göz
önünde bulundurulmalıdır.
C.
ULUSAL
BÜTÜNLÜK:
Atatürk’ün savunduğu ulusal bütünlük kavramı bir anlamda “
ulusçuluk anlayışının siyasal ve hukuksal bir sonucudur.” Denilebilir. Atatürk’e
göre ulusal sınırlar içinde yaşayan kişilerin oluşturduğu Türkiye Cumhuriyetin’
de ulusal bütünlük başta gelen öğelerden biridir. Sınırlar içindeki halk; dil,
din, ırk farkı gözetilmeksizin devletin
bir bireyi olarak kabul edilir. Bu noktadan hareketle Türkiye cumhuriyetini oluşturan bu
halktır.
Ulusal bütünlük yolunda en büyük belge “ ulusal ant” (Misak-ı Milli) dir.
Tüm kurtuluş savaşı bu ulusal ant çerçevesinde oluşturulmuş ve bundan ödün
verilmemeye çalışılmıştır.
D.
ÇAĞDAŞLAŞMA:
Atatürk’ün ortaya koymak istediği çağdaşlaşma kısaca ulusu ve
ülkeyi çağdaş uygarlık düzeyine çıkarma anlamına gelir günümüzde özellikle
geri kalmış toplumlarda çağdaşlaşma kavramı geniş kapsamlıdır. Toplumum yeniden
düzenlenmesini çağın her türlü gelişmelerinin ışınında yeni bir dünya insan ve
toplum anlayışının egemen kılınmasını çağdaş uygarlık yarışında diğer
ülkelerle yarışmaya kalkışılmasını anlam olarak içerir.
Atatürk’e göre çağdaşlaşma devlet düzeninde bilim ve
düşüncede toplum ve güzel sanatlarda ekonomi ve askerlikte tüm yapılabilenlerin
sonucudur.
Zulüm ve baskı çağdaşlaşma ile bağdaşmaz uluslar sahip
oldukları ülkeyi yönetirler ama sahip oldukları doğal kaynaklarını tüm
insanlığın yararlanmasına açmalıdırlar.
E.
LAİKLİK:
“Atatürk’ün Cumhuriyetçilik anlayışını en iyi anlatan
ilkelerden birisidir din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması olarak kısaca
tanımlanan laiklik, cumhuriyet döneminde daha açık ve kesin politika işlenmesinde ve
inkılapların oluşmasında önemli rol oynamıştır.
F.
BARIŞÇILIK:
Bağımsızlık uğruna savaştan kaçınmamakla birlikte Atatürk’ün
düşüncelerinin temel taşlarından birini barışçılık oluşturur. Onun “Yurtta
barış dünyada barış” sözü ve düşüncesi Cumhuriyetçilik ilkesinin baş
unsurudur. Çünkü Mustafa Kemal Atatürk’e göre cumhuriyet barışçı bir düzendir.
Atatürk’ün düşüncesinde insanlık ülküsü ön planda yer alır. Ona göre
insanlık kavramı düşünceleri temizleyecek ve duyguları yüceleştirmeye yardım
edecek kadar yücedir. İnsanların mutluluğuna da olsa onları birbirine boğazlatmak
insanlık uzak bir davranıştır. En güzel
davranış insanları birbirine yaklaştırmayı onların birbiriyle olan ilişkilerini
geliştirerek birbirlerini sevmelerini sağlamayı gerektirir. Tabii ki bu durum onların
tüm gereksinimlerini sağlamakla olabilir.
M. Kemal Atatürk’e göre insanların yükselmesine yönelen barış
eylemi er ya da geç başarıya ulaşacaktır. Yine ona göre bağımsızlık ve
özgürlüğüne kavuşacak daha çok ülke vardır. Tüm güçlüklere ve engellere
karşı ezilen uluslar kendilerini bekleyen aydınlık geleceğe kavuşacaklardır.
İnsanlık savaşa daha fazla izin vermeyecektir. Mustafa Kemal Atatürk’e göre
barışın sürekli egemen kılınabilmesi için daha kesin bir tutma gerek vardır.
Atatürk’e göre dış politika da barış esas hedef olmalıdır.
Komşu ülkelerle girmek onun hedefi olmuştur. Yaşamında da bunun örneklerini görmek
mümkündür. Barış için yapılan tüm çağrıları karşılıksız bırakmaz. Uluslar
arası ilişkilerde karşılıklı güveni ön gören açık ve içten bir politika
izleyerek dış politika da açık ve dürüst olmuştur.
Hemen hemen her konuşmasında barışın önemine değinmiş ve
dünyanın durumuyla ilgili yorum yapmış ve görüşlerini belirtmiştir.
4. ATATÜRK
CUMHURİYETÇİLİĞİ’NİN NİTELİKLERİ
Atatürk Cumhuriyetçiliği’nin en önemli niteliği “egemenlik kayıtsız
şartsız milletindir.” İlkesidir çünkü çağdaş Türk devletinin dayandığı
temel prensiplerden biri olan bu ilkenin en iyi korunduğu ve gözetildiği yönetim
cumhuriyet yönetimidir. Bu konuyu Atatürk’ün şu sözlerinden daha iyi anlamaktayız.
“cumhuriyette son söz millet tarafından seçilmiş meclistedir. Millet adına her
türlü kanunları o yapar, hükümete güven oyu verir veya düşürür. Millet
vekillerinden memnun olmazsa belirli zamanlar sonunda başkalarını seçer millet
egemenliğini devlet idaresine katılmasını, ancak zamanında oyunu kullanmakla
sağlar.” Atatürk’e göre “Cumhuriyet millet vekillerinden oluşan meclis ve
belirli zaman için seçilmiş devlet başkanı ile milli egemenliğin korunmasının en
iyi kefilidir. Cumhuriyette Cumhurbaşkanı ve hükümet halkın hürriyetini,
güvenliğini ve rahatını düşünmekten ve sağlamaya çalışmaktan başka bir şey
yapamaz... ve yine bunlar bilirler ki iktidara saltanat sürmek için değil millete
hizmet vermek için getirilmişlerdir. Millete karşı durum vazifelerini kötüye
kullandıkları taktirde şu veya bu şekilde
kendilerini milli iradenin karşılarında bulabilirler.”
“Millet tarafından, millet adına, milleti idare etmekle görevlendirilenler,
gerektiğinde millete hesap vermek zorundadırlar. Halbuki kuvvetinin ve yetkisinin
Allah’tan geldiğini düşünen ve devleti kendisine miras kalmış bir mal gibi kabul
eden bir hükümdar, her türlü kayıttan kendisini affedilmiş görür. Böyle bir
idarede milletin benliği ve hürriyeti söz
konusu değildir. Bu sebeple yetkisi sınırlı bile olsa hükümdarlık şekli demokrasi
milli egemenlik prensibine uygun değildir. Hükümetin belirli insanların ,
sınıfların elinde bulunması bile millet varlığının asla kabul edemeyeceği bir
husustur. Bütün milletin çoğunlukla devlet idaresine katılmasına engel olan bu
oligarşi usulü de bir grubun kendi çıkarlarını korumak için bütün millete ait
egemenliği zorla almasından başka bir şey değildir.”
Atatürkçülüğe göre, Cumhuriyet yönetiminin diğer bir niteliği de millet
ile hükümet arasında birlik ve beraberlik sağlamasıdır. Halbuki padişahlık
döneminde millet ile hükümet ayrı cephelerdeydi ve aralarında bir bağ yoktu.
Atatürk bu konuyu şu şekilde açılamaktadır:
“Geçmişte; en büyük felaketleri hazırlayan bir geçmişte çok derin
geçmişlerde bile Türk milletinin benliğinde bir teşkilat vardı ki ona devlet ve
hükümet teşkilatı derlerdi millet hükümet teşkilatının görünüşte esiri idi bu
onun görünen manzarası idi. Halbuki Türk
esaret kabul etmeyen bir millettir. Türk milleti esir olmamıştır. Yalnız hükümet
başka bir durumda kalmıştır. İşte bunun için çok felaketler oldu fakat bunların
meydana gelirleri devlet hükümet teşkilatı üzerine oldu mahvolan devletler idi ve
devlet ölmüştür fakat Türk milleti görüyorsunuz ki daha kuvvetli daha şerefli
olarak yaşamakta devam etmektedir. Bugünkü hükümetimiz devlet teşkilatımız
doğrudan doğruya milletin kendi kendine, kendiliğinden yaptığı bir devlet
teşkilatı ve hükümettir artık hükümet ve hükümet mensupları kendilerinin
milletten başka bir şey olmadıklarını ve milletin efendi olduğunu tamamen anlamışlardır. Hepimizin efendisi olan
milletin ilerlemesi yücelmesi ve ona hizmet eden devlet memurları için başarılar
dilerim.”
Atatürk Cumhuriyetçiliğinin bir başka niteliği bu yönetimin Türk milletinin
yaşamına yeni bir yön vermesidir. Atatürk, bu konuda şöyle demektedir: “Cumhuriyet
yeni ve sağlam esaslarıyla Türk milletini güvenli ve sağlam bir gelecek yoluna
koyduğu kadar asıl fikirlerden ve ruhlarda yarattığı güvenlik itibariyle büsbütün
yeni bir hayatın müjdecisi olmuştur.”
Atatürk Cumhuriyetçiliğinin önemli niteliklerinden biri de düşünce
serbestliğidir. Bu konuda yasal olmak şartıyla her fikre saygı gösterilir.
Atatürk, bu yönetimde milleti temsil eden kişilerin ülkeyi kendilerine kalan
bir miras olarak göremeyeceklerini ve gerektiği zaman millete karşı hesap vermek
durumunda olduklarını belirtir. Cumhuriyetin demokrasi ile birlikte yürütüldüğü
zaman ancak ideal bir sistem oluşacağını savunmuş ve bu sebeple de Türkiye’nin
batılı devletler gibi demokratik parlâmenter sisteme geçmesini sağlamıştır.
Atatürk, milletin tümüyle devlet elinde bulunan yönetimlerin uzun ömürlü
olamayacaklarını ve sonunda yıkılacaklarını söylemiştir. Nitekim tarihte bu tip
örneklere sıkça rastlanmaktadır. Atatürk demokrasileri egemenliğin uygulanmasını
sağlamaktadır. Atatürk, milletin demokrasiyi ilan etmesinin sebebini toplumsal gücün
sonucu olarak görmüştür ve derki “millet yeteri kadar güçlü olunca kudret ve
kuvvetini eline alır bu olay bazen ihtilal bazen de hükümdarla bir anlaşmaya
varılarak sağlanır.”
Atatürk, Demokrasiyi en iyi uygulayacak yönetim şekli olarak da cumhuriyeti
görmüştür.
Atatürk Demokrasiye karşı olan akımları da şu şekilde açıklamıştır.
A.
Bolşevik teorileri,
B.
İhtilalcı siyasi
sendikalizm teorileri
C.
Çıkarların temsili
teorileri
Bolşevik
teorilerinde halk egemenliği yoktur. Azınlık bir grup komünist partisi adıyla
birleşerek bir diktatörlük oluşturmuşlardır. Bunlar düşüncelerini halka zorla
benimsetmek isterler.
İhtilalci
siyasi sendikalizm teorilerini savunanlar da devlet yönetimini istedikleri şekilde
yönlendirmek isteyen işçi sınıfıdır. bunlar amaçlarına ulaşmak için grevler
yapmak suretiyle hükümet üzerinde etkili olmak isterler.
Çıkarların
temsili teorilerinde de kendi çıkarlarını korumak isteyen farklı meslek grupları
meclisteki çoğunluğu sağlayarak devleti, milletin çıkarları doğrultusunda değil
kendi istekleri doğrultusunda yönetmek isteyeceklerdir.
İşte,
Atatürk bu sebeplerledir ki bu teorilerin hiçbirisini kabul etmemiştir. O ideal
yönetim şeklinin sınıf ayrımı yapmadan toplumun menfaatlerini temsil edecek bir halk
yönetimi olacağını savunmuştur.
Atatürk,
Cumhuriyet ile padişahlık yönetimlerinin arasındaki farkı şöyle açıklamıştır:
“Cumhuriyet faziletli ve erdemli bir yönetimdir. Sultanlık ise korku ve tehdide dayanır. Cumhuriyet fazilet ve namuslu insanlar
yetiştirir. Sultanlık is korku ve tehdide dayanan bir yönetim olduğu için korkak ve
sefil insanlar yetiştirir.”
Atatürk
Cumhuriyetin ilanına kadar Türk milletinin kaderinin kişisel yönetimlerde olduğunu ve
bundan dolayı milletin yok olma tehlikesi ile karşı karşıya kaldığını
belirtmiştir. Nasıl herkesin bir iradesi varsa toplumun da bir iradesi olduğunu buna
hakimiyet dendiğini eğer bir insan ya da toplum hakimiyetine sahip değil ise iradesini
de kullanamayacağını söyleyerek, milleti temsil edenlerin belli bir süre için
yönetimde kalacaklarını eğer bu süre içerisinde millet isterse kendisini
yönetenleri değiştirebileceğini çünkü Türkiye devletinde hükümdarlık ve
diktatörlük yönetimlerinin olamayacağını belirtmiştir.
Atatürk,
Türkiye Cumhuriyeti devletinin sonsuza dek yaşaması için en büyük görevi gençlere
vermiştir. “Gençler! Cesaretimizi kuvvetlendiren ve devam ettiren sizsiniz siz almakta
olduğunuz terbiye ve irfan ile insanlık meziyetinin vatan sevgisinin fikir hürriyetinin
en kıymetli sembolü olacaksınız cumhuriyeti biz kurduk; onu yükseltecek ve devam
ettirecek sizsiniz.” Sözleri ile Türk gençliğini yüceltmiştir. Onun cumhuriyet
sonsuz inancı ve Türk gençliğine sonsuz güveni vardır. Cumhuriyete olan inancın ve
Türk gençliğine olan güvenini şu
sözleriyle dile getirmiştir:
“Birinci
vazifen Türk bağımsızlığını, Türk cumhuriyetini sonsuza kadar korumak ve
savunmaktır. Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur.”
Atatürk’ün
güçlü cumhuriyetinin sağladığı bağımsızlık özgürlük demokrasi içinde
insanca yaşam imkanlarının sürekliliği öncelikle milletimizin birlik ve
beraberliğinin devamına ve bunun için de Atatürk ile
ve inkılaplarının izinde gitmemize bağlıdır.
Türk
milletinin Atatürk’ten güç ve ilham alarak ulaştığı bugünde herkesten önce
Türk gençliğinin kendine ve milletine mutlu bir hayat kurabilmesi tarihimizin en
büyük kişisini örnek alabilmesinde bağlıdır.
Gençlerimiz,
Atatürk’ün yapmış olduğu gibi arkadaşlarıyla bir arada düşünebilmeli
karşılıklı tartışabilmeli hoşgörülü olmayı öğrenmeli ve insanları
sevmelidirler. Böyle bireylerin yetişmesi ise ancak cumhuriyet idaresinde mümkündür.
Atatürk’ün
cumhuriyet anlayışı farklı cumhuriyet tanımları içinde bugün bile adı cumhuriyet
olan bazı devlet biçimleriyle karşılaştırıldığında; tüm çağdaş özellikleri
taşımaktadır.
Bugün
için bizlere düşen görev Atatürk’ün kurduğu cumhuriyeti tüm ilkeleri ile
savunmak günümüzün ilerlemeleri ve hızlı iletişim olanakları içinde dünyadaki
çağdaş demokrasi düşünceleri paralelinde geliştirerek sonsuza dek yaşatmaktır.
-- GİRİŞ
11.
MİLLETİN
TANIMLANMASI VE MİLLİYET PRENSİBİ
12.
MİLLİYETÇİLİK
İLKESİ
13.
ATATÜRK'ÇÜ
MİLLİYETÇİLİK ANLAYIŞININ ÖZELLİKLERİ
·
MİLLET SADECE SAYI VE
YIĞIN DEĞİLDİR.
·
ÜLKE VE MİLLET
BÜTÜNLÜĞÜNE ÖNEM VERİR.
·
IRKIÇILIĞI REDDEDER.
·
ÇAĞDAŞLAŞMAYI AMAÇLAR,
MEDENİYETÇİDİR.
·
LAİKLİK İLKESİ İLE
BAĞLANTILIDIR. HER TÜR MEZHEP AYRICALIĞINI REDDEDER.
·
SINIF KAVGASINI REDDEDER,
MİLLİ DAYANIŞMA VE SOSYAL ADALETTEN YANADIR.
·
VATAN KAVRAMI İLE
BAĞLANTILIDIR VE GERÇEKÇİDİR.
·
DEMOKRASİYE YÖNELİKTİR;
MİLLET EGEMENLİĞİ İLKESİ İLE BAĞLANTILIDIR.
·
SALDIRGAN DEĞİL
BARIŞÇIL VE İNSANCILDIR.
14.
MİLLİYETÇİLİĞİN
KOŞULLARI
15.
MİLLİYETÇİLİĞİN
İLERİCİ VE GERİCİ İŞLEVLERİ
-- SONUÇ
Başlıkları altında
inceleyeceğiz.
Millet,
Milliyet, Milliyetçilik, türlü düşünce akımları veya bilimsel esaslara göre
çeşitli şekilde tanımlanmıştır. Biz burada genel Atatürk milliyetçiliği
üzerinde duracağız Atatürk'e göre milliyetçilik ulus sevgisini ve ulusun yükseltme
amacını benimsemek ve gerek kuramsal alanda gerekse eylem bakımından o yolda
yürümektir. O halde bu ilke, yalnız kuram değil aynı zamanda bir harekettir.
Atatürk'e göre ortak milli fikrin, ahlakın, duygunun, heyecanın, anıların,
geleneklerin, bireylerinde meydana gelmesini ve kökleşmesini sağlayan ortak geçmişin
birlikte yapılmış bir tarihi vicdanları ve zihniyeti doğrudan doğruya birleştiren
orak zihin, milletlerin oluşmasında en önemli etmenler olduğunu belirttikten sonra
millet kavramına geçmek istiyoruz.
MİLLET: Genel bir tanımlama ile
zengin bir anılar mirasına sahip bulunan sahip olunan mirasın korunmasında ve devamı
hususunda iradeleri ortak insanların birleşmesinden meydana gelen, aralarında dil, din,
tarih, kültür, ırk ve ahlaki değerlere sahip insanlardan oluşan ve belli bir kara
parçası üzerinde yaşayan insanların oluşturduğu topluma "Millet" denir. Milletin genel bir
tanımlanmasını verdikten sonra Atatürk'ün Türk milleti hakkındaki görüşlerine
yer verirsek Türk milleti milli duyguyu dinsel duygu ile değil insani duygu ile yanyana
düşünür. Vicdanında milli duygunun yanında insani duygunun şerefli yerini daima
korumakla övünür. Türk milleti bugün uygarlığın ana yolunda bağımsız ve
kendisine paralel yürüyen bütün uygar milletlerin keşifleri, karşılıklı insani ve
medeni ilişki gelişmemize devam için gereklidir. Türk milleti her uygar millet gibi
geçmişin bütün dönemlerinde keşifleriyle buluşlarıyla uygarlık dünyasında
hizmet etmiş insanların milletlerin değerini takdir ve anılarını saygı ile korur.
Bu
sözler ve bu inanış Atatürk milliyetçiliğinin "Bağnaz,
Irkçılık-Şovanizm" olmadığının
fikri bir araştırması sonucudur. Bütün bunları bir düzene sokarsak Türk milletinin
oluşmasında etken olduğu görülen doğal ve tarihi olutlar şunlardır.