TÜRKİYE CUMHURİYETİNİN TEMEL NİTELİKLERİ
1.
ATATÜRK
MİLLİYETÇİLİĞİ
2. LAİK DEVLET
3.
DEMOKRATİK DEVLET
4.
SOSYAL DEVLET
5.
HUKUK DEVLETİ
6.
İNSAN HAKLARINA SAYGILI DEVLET
TÜRKİYE CUMHURİYETİNİN TEMEL NİTELİKLERİ
Türkiye
cumhuriyetinin nitelikleri Anayasamızın 2.
Maddesinde şu şeklinde belirtilmiştir:
"Türkiye cumhuriyeti, toplumun huzuru milli dayanışma ve adalet anlayışı
içinde insan haklarına saygılı Atatürk Milliyetçiliğine bağlı başlangıçta
belirtilen temel ilkelere dayanan demokratik laik ve sosyal bir hukuk devletidir."
Şimdi bu nitelikleri sırasıyla inceleyelim.
1. ATATÜRK
MİLLİYETÇİLİĞİ
Fransız ihtilali sonunda ortay çıkan ve yeni bir akım yaratan Milliyetçilik
kavramı ile Türk Milleti 20 yüzyılın
başlarında tanıştı. Kısaca
"kişinin içinde yaşadığı toplumu sevmesi onu yükseltmek ve yüceltmek içi
çalışması olarak" tanımlayabileceğimiz bu kavram Türkiye cumhuriyeti ve onun
kurucusu ulu önder Atatürk'ün en önemli ilkesi olmuştur. Milliyetçiliğin Türk
milleti tarafından kısa bir sürede benimsenmesi ve Türk devletinin temel niteliklerinden biri olması da Atatürk
devrimlerinin bir başarısıdır.
Milliyetçilik anlayışı Türk toplumunun "ümmet" olarak yaşamasını
reddederek çağdaş yaşama öğelerinin gereği olan "millet" ve
"yurttaş" olarak yaşamasını benimser.
Atatürk "millet" olarak yaşamının çağdaş topluma
Ulaşmada önemli bir rol
oynadığının bilincindeydi. 1922 yılında öğretmenlere bu konuyla ilgili şunlar
söylemiştir;
"Yetişecek çocuklarımıza ve gençlerimize görecekleri öğrenimin
sınırı ne olursa olsun, ilk önce ve her şeyden önce Türkiye'nin
bağımsızlığına kendi benliğine milli geleneklerine düşman olan bütün unsurlarla
mücadele etme gereği öğretilmelidir."
Osmanlı devletinde iktidarın kaynağı "millet" değildi. Atatürk
Osmanlı devletinin dinsel ve ümmetçi yapısını ve kurumlarını yıkarak yerlerine
milli egemenlik ve milliyetçilik ilkelerini koyarken çağdaş laik ve demokratik bir
topluma dönüşmemizin temellerini atmış bulunuyordu. Atatürkçülük' te ulusal
birlik "milli devletle" sağlanmış ve Milliyetçilik bu birliğin
sağlanmasında en önemli öğe olarak görülmüştür. Milliyetçilik milletin tüm
bireyleri ile amaçta ülküde, kaderde, inançta, dilde ve kültürde milli kimlik
bilincine varması "ben Türküm" diyebilmesidir. Kişilerin devletin ve
milletin geleceği için birlikte çalışması özveride bulunması yönetimde ekonomide,
siyasal hayatta, bağımsızlık çabasında gelişmeye ve çağdaşlaşmaya katkıda
bulunmasıdır.
Milliyetçilik, milli devlet kurma milli bir siyaset gütme ve çağdaşlaşmanın
temelidir. Bu düşünce batı toplumlarında da çağdaşlaşma ve gelişmenin temelini
oluşturur. Ortaçağda Milliyetçilik anlayışı yoktu. Halk milli kimliğe ve siyasal
bilince kavuşmamış, geleneksel kurum ve yapılara değer veren topluluklar halinde
yapıyordu. Batıda Milliyetçilik anlayışı 18 y.y. sonlarında ortaya çıktı. Ama
gerçek anlamda "Milliyetçilik" 19 y.y. da oluştu bu da batıda başlayan sanayileşme ve gelişmelerle
olmuştur. Bu nedenle Milliyetçilik gelişmekte olan ülkeleri ilgilendiren konudur. Yani
gelişmenin ilerlemenin çağdaşlaşmanın temel ilkesidir.
Milliyetçiliğin ilk amacı sömürülen toplumlarda bağımsızlık bilincini
uyandırıp, gelişmeye ve ilerlemeye yönelmektir.
Atatürk milliyetçiliği başka milletlere saygı duyar, dünyadaki ezilen ve
sömürülen milletleri kuruluş mücadelesinde destekler. Milli sınırlar içinde
yaşayan ve Türk devleti için çalışan Türk milleti ile kaderde, kıvançta, tasada
bir olan herkesi Türk kabul eder milleti dinsel ve mezhepsel ayrılıklara götürecek
her türlü davranışın düşüncenin ve hareketin karşısında olur Atatürk milliyetçiliği toplumda birlik ve bütünlük
için çalışır. Bu bütünlüğün sağlayıcı siyasal, kültürel, idari , ekonomik
ve toplumsal tüm önlemlerin alınmasını ayrılıklara neden olacak geleneksel dinsel
mezhepsel, toplumsal ve ekonomik engellerin ortadan kalkmasını sağlar.
Atatürk milliyetçiliği toplumsal, siyasal, kültürel ve ekonomik içeriği olan
bir ilkedir. Devletin yerüstü ve yer altı kaynaklarının işletilmesinde sanayinin
kurulup genişletilmesinde iç ve dış ticarette milliliği öngörür.
Atatürk milliyetçiliğinde devlet tam bağımsızdır. Devlet ülkesi, doğal
kaynakları ve varlığı ve bireyleri sömürülmemelidir. Yani her türlü sömürüye
karşıdır. Atatürk milliyetçiliği dine saygılıdır. Ancak toplum ve devleti dinin
tekeline bırakmaz ümmetçiliğe karşıdır.
Atatürk milliyetçiliği, Türkiye
Cumhuriyetinin bağımsızlığını korumayı ve aynı zamanda Türk toplumunu
çağdaşlaştırmayı amaçlar.
Bu milliyetçilik anlayışı diğer devletlerin bağımsızlığına saygı
gösteren bir Milliyetçiliktir. Atatürk milliyetçiliği yayılmacılığa karşıdır.
Herhangi bir kişi zümre, kurum ve hanedanlığa karşı olmakla kendine özgü demokrasi
anlayışını yansıtır. Atatürk milliyetçiliği aynı zamanda laiktir. Türk
milletinin inanç özgürlüğüne önem verir. Atatürk milliyetçiliği T. C.
Vatandaşının Türklüğünü ırkçı bir
açıdan değil milli ülkü ve amaçlarına bağlılığı ile Türk devletinin ülkesi
ve milliyetiyle bölünmez bütünlüğünün savunmasıyla ve Türk toplumunun
çağdaşlaşma çabasını benimsemesiyle ölçer. Bu nedenle Atatürk milliyetçiliği
bölücü değil birleştirici ve bütünleştiricidir.
Atatürk milliyetçiliği ilerici akılcı ve bilimcidir. Türklerin milli birlik
ve beraberlik içinde çalışmaları ve çaba göstermeleri koşuluyla ülkeyi en iler
düzeye getirecek yeteneklere sahip olduğu inancındadır. Atatürk milliyetçiliği
kapalı toplumu reddeder ve gerektiği zaman başka devletlerdeki gelişmelerden
faydalanmayı öngörür.
Atatürk milliyetçiliği devletin ülkesini ve milletini bölünmez bir bütün
sayar bu milliyetçilik toplumun her kesiminde ulusal kimlik bilincini canlı ve geçerli
olarak yaşatmayı ister Atatürk milliyetçiliği toplumsal ve ekonomik sorunlar
aşıldığı halkın gelirden ve devlet olanaklarından yeterli payı aldığı ölçüde
güç kazanır.
Atatürk milliyetçiliği herhangi bir devlet ve millet düşmanlığına
dayanmayan ırkçılığı ve yayılmacılığı reddeden kişi ve millet onuruna dayanan,
barışçı, ezilen ve sömürülen milletlerin kurtuluş mücadelesine yol gösteren
insancıl bir anlayıştır. Milli sınırlar içinde, kendi sorunlarını kendi görüş
ve ilkeleri ile çözen, diğer devletlerle eşit ve beraber yaşamayı kabul eden
Atatürk milliyetçiliği hayalperest değildir.
Osmanlı devleti zamanında ortaya çıkan İslamcılık ve Turancılık
(Türkçülük) akımlarına karşıdır. Osmanlı devletinin en güçlü olduğu dönemde
bile gerçekleştiremediği tüm İslam devletlerini bir araya toplama düşüncesinin
imkansız ve gerçekdışı olduğunu bilir. Tüm dünya Türklerini bir araya toplayarak
büyük bir devlet kurma düşüncesinin başka devletlerin içinde yaşayan Türklere
zarar vereceği düşüncesi ile hareket eder.
"Milli sınırlarımız içinde her şeyden önce kendi gücümüze dayanarak
varlığımızı koruyup ulusun ve yurdun gerçek mutluluğuna ve bayındırlığına
çalışmak gelişi güzel ulaşılmayacak istekler peşinde koşarak, ulusu
uğraştırmamak ve zarara sokmamak bizim amacımızdır." Diyen Atatürk Misak-ı
Milli sınırlarımız içinde mutlu olmayı "Biz öyle milliyetçileriz ki bizimle
işbirliği yapan bütün milletlere hürmet eder saygı duyarız. Onların
milliyetlerinin bütün gereğini tanırız. Bizim milliyetçiliğimiz bencil ve kendini
beğenmiş bir Milliyetçilik değildir."
Diyerek diğer milletlerle dostluğa ve saygıya dayanan ilişkiler kurulmasını
hedeflemiştir.
2. LAİK DEVLET
Laiklik, din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması ve kişilerin vicdan,
düşünce inanç ve ibadet özgürlüğünün devlet tarafından korunmasıdır.
Laikliğin yasak dayanağını Amerikan insan hakları bildirisi ve Fransız ihtilali
insan hakları bildirisi oluşturur. Bu bildirilerde özetle "Herkes inandığı
dinin gereklerini vicdanının emrettiği şekilde yerine getirmekte hür olduğu"
belirtilir.
Laik devletin özünde hoşgörü vardır inanç ve ibadet alanında özgür bir
ortam oluşturmuştur. Laik devlet din ve vicdan hürriyetinin teminatıdır. Akıl ve
bilime dayanan yönetimi yani demokrasiyi benimser bu nedenlerden dolayı çağımıza en
uygun düşünce yapısıdır.
1517 yılında Yavuz Sultan Selim' in halifeliği
alması ile Osmanlı devleti teokratik bir yapıya kavuştu. 16 y.y. da bu yapının
devlette fazla bir etkisi yoktu. Fakat Osmanlı devleti zayıflayıp güçsüzleşmeye
başlayınca teokrasi (din kurallarına dayalı idare) devleti etkisi altına aldı.
17 y.y dan itibaren de Osmanlı
Devletinde din artık devlet ile içiçe geçmiş ve her alanda egemen duruma gelmişti.
Osmanlı Devletinde devlet işlerinin din kurallarına uygun olup olmadığını saptama
yetkisi "ilmiye sınıfı"adı verilen din adamlarınındı. Gerçek
İslamiyet'te ruhban sınıfı yani Allah ile kul arasına girmeye yetkili bir sınıf
yoktu. Kimse Allah adına kural koyamaz, Allah ile kul arasına giremezdi. Dini günlük
yaşantıya ve politikaya alet edemezdi. Buna rağmen kendilerini dini konuda yetkili
gören bu gruptaki yetkili insanlar, devletin tüm işlerinde din kurallarını
uygulayarak devleti kısa bir süre sonra çökerttiler.
18 yüzyıldan itibaren ileri görüşlü padişahlar ve aydın devlet adamları
karşılarında hep gerici ve yobaz din adamlarını bulmuşlardır. Yapılan yeniliklere
karşı çıkan bu grup birçok isyanında çıkmasına neden olmuştur. Bilim ve
teknikten habersiz medreselerde gerçekçi olmayan din eğitiminden geçen bu insanlar
batıdaki gelişmelerden hem habersiz hem de bu gelişmelerle karşıydılar dindarız
demelerine rağmen "ilim Çin'de de olsa git al" diyen Hz. Muhammed'in
sözlerini hiçe sayarak birçok gelişmeyi "gavur icadı" diyerek reddetmişlerdir. Gerici ve yobaz olan bu grup
yenilik yanlısı olan yönetici ve idarecilere son derece katı ve sert davranarak
ülkenin ve milletin geri kalmasını sağlamışlardır. Bu nedenden dolayı Cumhuriyet
dönemine kadar Osmanlı Devletinde hiçbir yenilik tam olarak yapılmamıştır.
Anadolu'da kurtuluş mücadelesi başlatanlar da aynı Osmanlı Devletindeki
yenilikçiler gibi karşılarında gerici ve yobaz dinci kesimi bulmuşlardır. Kurtuluş
mücadelesi boyunca yaşanan olaylar, yeni Türk Devletinin karşısındaki en büyük
engelin gerici ve yobazlar oluğunu göstermiştir. Bu nedenle Cumhuriyetin ilanı eğitim
ve öğretimin birleştirilmesi, tekke ve zaviyelerin kapatılması anayasanın
laikleşmesi bu konudaki önemli değişikliklerdir.
Atatürk, İslam dünyasında ilk laik devleti kurmuş ve Türkiye Cumhuriyeti'nin
laik bir devlet olarak yaşamasını istemiştir. Osmanlı Devletinin çağdaş uygarlık
düzeyine ulaşamamasının nedenini de devlet yapısının dini kurallara dayanması
olarak görmüştür. Dini kurallara dayanan devletlerin hiçbir şekilde çağa ayak
uyduramayacağını bilen Atatürk, dinin yalnızca "ibadet
için, ibadet yerinde ve ibadet zamanında" kullanılmasını istemiştir. Eğer bir
devlet dini kurallara dayanıyorsa yüzyıllar da geçse bu kuralları değiştiremez.
Buna karşın insanın siyasi, soysal, ekonomik ve kültürel hayatı sürekli
değişmekte ve yenilenmektedir. Devlet de bu değişen koşullara göre yeni yasa ve
kurallar koymak zorundadır. Bu değişiklikler yapılmadığı zaman, devlet halkın
ihtiyaçlarına cevap veremez. İşte din kurallarına dayalı devletlerde bu durum sık
sık ortaya çıkmaktadır. Ortaya çıkan her sorun da kendilerini yetkili sayan bazı
kişi ve kuruluşlar tarafından yapılan dini yorumlarla çözülmeye
çalışılmaktadır. Bu nedenden doyalı, bütün bu gelişmeler karşısında ortaya
çıkan dini yorumlar kişilerin kendi çıkarlarına uygun olarak ortaya attıkları
kişisel görüşleridir.
Atatürk, laikliği hiçbir zaman dinsizlik olarak anlamamış ve anlatmamıştır.
"Dine saygılıyız" derken duygularda yaşayan gerçek din' den söz etmiştir. Atatürkçü düşüncenin
öngördüğü laiklik dine karşı
olmadığı gibi dinsizliği de kışkırtmaz dini çağdaş bir toplumda kendine özgü
sorunlarla ilgilenmeye çağırır. Dine geleneksel toplumdaki işlevlerinden uzaklaşıp
çağdaş toplumdaki gerçek yerine dönmesini önerir.
Atatürkçülükte laiklik, devlet ve dinin ayrılığı ve devletin dinsel
kurallara bağlı olmaması ile tam açıklanamaz. Laiklik aynı zamanda, din ve ibadet
konusunda kişilere özgürlük tanınması ve
bu özgülüğün korunmasıdır. Anayasamızın 24. Maddesi bu durumu şu şekilde
belirtmiştir;
MADDE. 24- Herkes vicdan, din
inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir ibadet dini ayin
ve törenler serbesttir. Kimse ibadete dini ayin ve törenlere katılmaya, dini
inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz dini inanç ve kanaatlerinden dolayı
kınanamaz ve suçlanamaz.
Kimse devletin sosyal, ekonomik, siyasi ve ekonomik veya hukuki temel düzenini
kısmen de olsa din kurallarına dayandırma veya siyasi ve kişisel çıkar yahut nüfuz
sağlama amacıyla her ne suretle olursa olsun dini veya din duygularını yahut dince
kutsal sayılan şeyleri istismar edemez ve kötüye kullanamaz.
Laiklik kişilerin yasalar önünde dinsel farklılıklar gözetilmeksizin eşit
olmasıdır. Dinsel inancından dolayı kişinin ayrıcalıklı davranışlarla
karşılaşmamasıdır. Laiklik akılcı,
insancıl, çağdaş ve demokratik bir düşüncedir. Laiklik siyaseti, eğitim, yönetimi
din kuralların etkisinden ve tekelinden
kurtarmak akıl ve bilimi devlet ve toplum kurallarında egemen kılmaktır.
Kişiler dinsel inançlarında özgürdür. Her türlü dini ibadet, devletin
yapısına kanunlara, Türk milletinin yaşama hakkına karşı olmadığı taktirde
serbesttir. Devlet, kişilere inançlarından dolayı ayrıcalıklı davranamaz. Kişiler
de kendi aralarında inançları ne olursa olsun, birbirlerine saygılı olmak
zorundadır. Çünkü inanç bir duygu ve düşünce işidir. Hiç kimse bir başkasının
inancını düşüncesini değiştiremez. Baskılar sonunda kişilerin düşüncesi
değişmiş gibi görünse bile gerçekte değişmemiştir. Diğer yandan kişinin inancı
kendisi için ne kadar kıymetli ve değerli ise öteki insanların inancı da o kadar
değerli ve kıymetlidir.
Evrensel ve yaşamsal düzenlemelerde egemen olması gereken düşünce akıl ve
bilimdir. Tarihte akıl ve bilimin dışında kişilerin ve dinsel kurumların egemen
olduğu dönemlerde insanlığın çok acı çektiği görülmüştür. Huzurun
mutluluğun ve refahın zorunlu ve gerekli ilkesi laikliktir. Bu da laiklikle
özgürlüğün güvence altına alınmasıdır.
Çağdaşlaşmayı amaç edinen Türk inkılabının zorunlu ve gerekli ilkesi
akılcı ve bilimsel yolu benimseyen laikliktir. Atatürk "Hayatta en hakiki yol
gösterici bilimdir." Sözü ile laikliğin temeli olan bilimin önemini
göstermiştir.
Atatürkçülük milli devleti benimser ve milli devletin amaçlarına yasallık
kazandırmayı hedefler. İslamiyet ise siyasal içeriklikli bir din olarak kendi
üstünde ve denetimi dışındaki bir siyasal kapıyı kabul etmez. Egemenliğin halka ve
millete ait olduğunu savunan Atatürkçü
görüş ile egemenliğin tanrıya ait olduğunu belirten İslamcı görüş, birbiriyle
çelişkiye düşer Atatürkçülük, kaynağını ulus egemenliğinden alan laik
cumhuriyet otoritesine boyun eğilmesini emreder. Atatürkçülük, laikliği
birleştirici, bütünleştirici ve uzlaşmacı olarak görür. İslamcı devlet
anlayışı ise kendi dışındaki hiçbir düşünceye grup veya anlayışa yaşama
hakkı tanımaz. Atatürkçü laiklik anlayışında
dinin millileştirilmesine bir çağrı vardır. İslamcı
anlayışta ise "milli" ve "millet" kavramı yerine
"ümmet" ve "cemaat" kavramları vardır.
Atatürkçü laik görüş ile siyasal amaçlı İslam arasındaki çelişkiler
nedeniyle laiklik gerçekleştirilirken bu çelişkileri yaratan dini kurum ve kuruluşlar
ortadan kaldırılmıştır.
Atatürk "Ey millet, biliniz ki Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler,
müritler ve mensuplar ülkesi olamaz. En doğru ve en gerçek tarikat uygarlık
tarikatıdır. Biz uygarlıktan bilim ve fenden güç alıyoruz ve ona göre yürüyoruz.
Başka bir şey tanımıyoruz." Diyerek Türkiye Devletinin hedefinin dini devlet
kurallarını kabul etmek yerine uygarlık yolunda yürümek olduğunu belirtmiştir.
Türkiye Cumhuriyetini ortaçağ karanlığına götürmek için fırsat bekleyenlere de
"Türkiye Cumhuriyetinde her yetişkinin dinini seçme ve ibadet hürriyeti vardır.
İbadetle genel adaba aykırı ve siyasi gösteri şeklinde olamaz. Geçmişte çok
görülen bu gibi durumlara artık Türkiye Cumhuriyeti asla tahammül edemez."
Diyerek devletin hiçbir şekilde bu tip gelişmelere müsaade etmeyeceğini
vurgulamıştır.
"Biz büyük bir inkılap yaptık. Birçok eski kurumları yıktık. Bunların
binlerce taraftarı vardır. Fırsat beklediklerini unutmamak lazım.
En ileri demokrasilerde bile rejimi korumak için sert tedbirlere müracaat
edilmiştir. Bize gelince inkılabı koruyacak tedbirlere daha çok muhtacız." Diyen
Atatürk, ülkemizde var olan potansiyel tehlike karşısında Türkiye Cumhuriyeti Devletini ve onu korumak ve kollamakla görevli
olan bizleri uyarmıştır.
1923 yılında Konya 'da cumhuriyet rejimine karşı yapılan bir eylem
girişimine, Atatürk şu sözlerle tepki göstermiştir;
"Olacak şey değil ama eğer bunu önleyecek kanunlar olmasa, bunu önleyecek
meclis olmasa, böyle olumsuz adım atanlar karşısında herkes çekilse ve ben tek
başıma yalnız kalsam bile onları tepeler yine yok ederim."
Türkiye Cumhuriyeti Devletine ve Türk milletine karşı olan bu tip olaylar
karşısında Atatürk davranışını ve düşüncesini net bir şekilde
açıklamıştır. Bugün Türkiye Cumhuriyetinin geleceğini emanet ettiği biz
gençlerden de aynı davranışı beklemektedir.
Sonuç olarak Atatürkçü laiklik anlayışı
Türkiye Cumhuriyetinin geçmişinde ve geleceğinde yazgının değil, yurttaşların ve
devlet siyasetinin önemli olduğunu vurgulamış ve kaderciliği reddetmiştir.
3. DEMOKRATİK DEVLET
Demokrasi halk idaresi demektir. Yani halkın kendi seçtiği yöneticiler
tarafından yönetilmesidir. Cumhuriyet ise demokrasi yönetiminin en ileri ve em ideal
şekildir. Bu yönetimde egemenlik kayıtsız şartsız ulusundur.
Ulus egemenliği anayasanın koyduğu esaslara göre ve yetkili organlar eliyle
kullanılır. Örneğin, bizim seçtiğimiz kişiler milletvekili olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi ye
giderler. Burada içlerinden bazıları bakan, başbakan
olarak hükümette görev alırlar ve bizim isteklerimiz doğrultusunda ülkeyi
yönetirler. Bu nedenle ülke yönetiminde meydana gelen aksaklıklardan halk sorumludur.
Çünkü kendini yöneten kişileri kendi seçer.
Egemenliği kullanılması hiçbir suretle belli bir kişiye, bir zümreye veya bir
organa bırakılamaz. Bu nedenle Türkiye Cumhuriyetinde halkın iradesi hiçbir şekilde
tartışılamaz. Bu konuda Atatürk şöyle demektedir.
"Halk milli egemenliği benimsememeli ve memlekette tek egemen ve etkenin
kendisinden ibaret olduğunu unutmamalıdır."
Halkın bu görevi çok bilinçli yapması ve seçtiği meclisi mutlak takip etmesi
gerekmektedir. Demokrasilerde seçim bittikten sonra halkın görevi bitmez tam aksine
daha da artar. Seçimden sonra halkın seçtiği kişileri mutlaka kontrol etmesi gerekir.
Atatürk bu konu ile ilgili şunları söylemiştir:
"Milletler egemenliklerini geçici olarak da olsa verecekleri meclise
lüzumundan fazla güvenmemelidir. Çünkü meclisler bile keyfi hareket
edebilirler."
Anayasamızın 2. Maddesine göre Türkiye Cumhuriyeti "demokratik" bir devlettir. Cumhuriyet
rejimleri devlet biçimi olarak her zamana demokratik olmayabilir. Bu gün dünyada adı
"Cumhuriyet" olup da kendisi demokratik olmayan bir çok ülke vardır.
Örneğin Çin Halk Cumhuriyeti bir "komünist" devlettir. İran İslam
Cumhuriyeti de bir "şeriat" devletidir. Bu
ülkelerde demokrasi yoktur.
Bu günkü anayasamız Türkiye Cumhuriyetinin "demokratik" olduğunu
belirterek bu özelliğini çeşitli maddelerle açıklamıştır. Devleti oluşturan
kurum ve kuruluşların işleyişleri, halkla ve diğer kurumlarla olan ilişkilerinin
demokratik olması gereği de vurgulanmıştır. Anayasamızın 1. Maddesinde
"Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir." Denmektedir. Ayrıca anayasamızda bu
maddenin değiştirilemeyeceği ve değiştirilmesinin dahi teklif edilmeyeceği yer
almıştır.
Cumhuriyet yönetimini Türk halkına uygunluğu ve üstün yönetim olduğunu
Atatürk şu sözleri ile anlatmaktadır;
"Türk milletinin karakter ve adetlerine en uygun olan idare; Cumhuriyet
idaresidir.
Cumhuriyet, yüksek ahlaki değer ve niteliklere dayanan bir idaredir. Cumhuriyet
idaresi faziletli ve namuslu insanlar yetiştirir."
Türkiye Cumhuriyetinin demokratik yapısı herkese eşit olarak yo hakkı
tanımıştır. Türk Devleti, bazı özel durumu olanların kışındaki tüm
vatandaşlarının, kanunda belirtilen yaşı tutuyorsa oy kullanmasını istemiştir.
Asker, askeri öğrenciler ve hükümlüler oy kullanamazlar. Bu durum Türkiye
Cumhuriyetinin oy kullanma konusunda genel ve
eşit olarak tüm vatandaşlarına karşı demokratik devlet anlayışı ile
yaklaştığını göstermektedir.
Türkiye Cumhuriyeti Devletinde siyasal yaşam çok
partilidir. Zaten siyasal partilerde demokrasinin ve demokratik yaşamın
vazgeçilmez öğelerindendir. Siyasi
partiler anayasa ve yasalara uygun olarak önceden izin alınmadan serbestçe kurulur.
Türkiye Cumhuriyetinin yapısına Türk milletine, Türkiye Cumhuriyetinin
bağımsızlığına karşı olmamak koşulu ile tüm partilerin her türlü faaliyeti
serbesttir. Siyasal partilere, kanunlarda belirtilen yaş ve özelliklerde olan herkes
üye olabilir. Bazı vatandaşlar (askerler, polisler, öğrenciler, v.b. gibi) özel
kurumlardan dolayı siyasi partilere üye olamazlar. Bu da bazı kurum ve kişilerin
siyasetin dışında kalması için yapılan bir uygulamadır.
Siyasal partiler anayasanın güvencesi altındadır. Sadece Anayasa Mahkemesi
tarafından kapatılabilir. Bu da ancak siyasi partinin Türkiye Cumhuriyeti devletinin
bağımsızlığına ve bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, eşitlik ve hukuk
devleti ilkelerine millet davranması sonucu olur ayrıca dış devlet ve kurumlarla yasal
olmayan ilişkileri olan ve onlardan mali yardım alan, anların yan kuruluşu gibi
faaliyet gösteren partiler kapatılır.
Bu ve buna benzer yaptırımlar, tüm dünya devletlerinde vardır ve demokrasiye
aykırı olarak kabul edilmez. Çünkü her rejim kendi varlığını korumak için bazı
tedbirler almak zorundadır.
4. SOSYAL DEVLET
Sosyal devlet kavaramı odlukça eski bir kavramdır. Bu kavramdan genel olarak
vatandaşların sosyal durumlarını iyileştirmeyi onlara belirli bir yaşayış düzeni
sağlamayı onları sosyal güvenliğe kavuşturmayı kendisine ödev bilen devlet
anlaşılır.
Kısaca sosyal devlet "vatandaşların sosyal durumları ile ilgilenen onlara
asgari bir yaşam düzeyi sağlamayı ödev bilen devlet" diye tanımlanır. Daha
çok batı toplumlarındaki gelişmiş ve zengin devlet
anlayışını yansıtan ve tanım Türkiye için yeterli değildir. Gelişmiş batı
toplumlarının sorunu ile bizim sorunumuz aynı değildir. Gelişmiş ve zengin
toplumlarda bu sorun ulusal geliri daha iyi dağıtmaktan ibarettir. Oysa yeterli
gelişmişlik düzeyi ve zenginliğe ulaşmamış Türkiye için sosyal devlet olma
hızlı kalkınmaya ve bu amaçla iktisadi ve sosyal yapıda gerekli ve temel
değişiklikler yapmaya bağlıdır. Sosyal devleti bu şekilde kabul eden anayasamız
devlete genel bir ödev yüklemiştir. Bu durum anayasamızda şöyle belirtilmiştir;
"Devlet, kişinin temel hak ve özgürlüklerini bireysel sınırlayan siyasi
ekonomik ve sosyal tüm engelleri kaldırır. İnsanın maddi ve manevi varlığının
gelişmesi için gerekli koşulları hazırlar."
Bu da göstermektedir ki anayasamızın sosyal devlet anlayışı sadece bir takım
sosyal adalet ve sosyal güvenlik önlemlerini değil, bütün engellerin
kaldırılmasına varacak bir düzen gerektirdiği anlamını kapsar. Ayrıca anayasamız
devletin bu görevini daha da belirginleştirerek şu şekilde somutlaştırmıştır;
"İktisadi, sosyal ve kültürel kalkınmayı demokratik yollarla
gerçekleştirmek ve bu maksatla milli tasarrufu arttırmak, yatırımları toplum
yararının gerektirdiği önceliklere yöneltmek ve kalkınma planı yapmak devletin ödevidir."
Sosyal devletin öğeleri vardır. Bu öğelerden birincisi; ulusal geliri
artırmaktır. Ulusal geliri düşük olan ülkelerde ulusal geliri arttırmak için
yatırım yapmak, başka bir deyişle sosyal adalet kuralları içinde kalkınmayı
sağlamak gerekir. Çünkü kalkınma
gerçekleştikçe sosyal adaletin de gerçekleşme oranı artar. Sosyal adaletten uzak,
insanlık onuruna yakışmayan farklılıkların oluştuğu bir kalkınma sosyal devlet
ilkesi ile bağdaşmaz.
Anayasamızın bu açıdan devletten, ekonomik, sosyal ve kültürel kalkınmayı,
özellikle sanayi ve tarımın yurt düzeyine dengeli dağıtılmasını istemektedir.
Ayrıca ulusal tasarrufu ve üretimi arttırıcı yatırımları gerçekleştirmek ve
özel teşebbüslerin ulusal ekonominin gereklerine göre yürütülmesini denetleme
görevini de devlete vermiştir.
Sosyal devletin ikinci öğesi; ulusal gelirin adaletli bir şeklide
dağıtılmasını sağlamaktır. Yalnız kalkınmak ulusal geliri arttırmak yeterli
değildir. Önemli olan ulusal gerin dengeli bir şekilde dağılımını ve bireylerin bu
gelirden anlamlı bir pay almalarını sağlamaktır. Bu nedenle devlet iktisadi ve sosyal
hayat adalet tam çalışma esasına ve herkes için insanlık haysiyetine yaraşır bir yaşayış seviyesi sağlanması amacını güder.
Kısaca anayasaya göre; çalışanların yaşam düzeyini yükseltmek çalışanları
korumak, işsizliği önlemek çalışanların yaptıkları işlere uygun adaletli bir
ücret almalarını sağlamak sosyal devletin görevlerindendir.
Sosyal devletin üçüncü öğesi; özgürlüklerin gerçekleşmesi için maddi
olanak sağlamaktır. Sosyal devletin özelliklerinden biri de bireylerin
özgürlüklerden yararlanabilmeleri için gerekli olan maddi olanakları sağlamaktır.
Devletlerin özgürlükçü olmaları yeterli değildir. Bu özgürlüklerin bireyler
tarafından kullanılabilmesi için kişilere maddi ve manevi imkanlar sağlanması ve bu
imkanların devlet tarafından güvence altına alınması gerekir. Anayasamıza göre,
kişinin temel hak ve özgürlüklerini sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleri ile
bağdaşmayacak bir şekilde sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri
kaldırmak, insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi için gerekli koşulları
hazırlamak devletin görevlerindendir.
Sosyal devletin dördüncü öğesi; bireyleri sosyal güvenliğe kavuşturmaktır.
Vatandaşının dünyanın tüm nimetlerinden faydalanmasını ve mutlu bir yaşam
sürmesini isteyen Türk devleti sosyal güvenliği de bir hak olarak kabul etmektedir.
Zaten anayasamız da sosyal güvenliği sağlayacak her türlü önlemi almayı ve gerekli örgütleri kurmayı
devletimize görev olarak vermiştir.
Günümüzde sosyal devlet anlayışı tüm dünya ülkeleri tarafından kabul
edilmektedir. Çoğulcu demokrasinin egemen olduğu gelişmiş devletlerde sosyal devlet
uygulamasını güçleştirmektedir. Bu ülkelerde devlet bir yandan ulusal geliri
yükseltmek diğer yandan da bireylerin yaşam düzeyini yükselterek, ulusal gelirden
anlamlı bir pay almalarını sağlamak gibi güç bir görevle karşı karşıyadır.
İşte bu bireylerin yaşam düzeyini yükseltmek gibi iki ana görevi dengeli bir
şekilde yürütmek zorundadır.
Bu işerin yapılması da ancak devletin mali kaynaklarının yeterliliği
ölçüsünde yapılabilmektedir. Devletin bu konudaki anlayışı tek başına yeterli
olamamaktadır. Kısaca sosyal devlet anlayışı devletin yeterli mali kaynakları ve
iktidarın bu konudaki tutarlı ve istikrarlı politikası ile amacına ulaşabilir.
5. HUKUK DEVLETİ
Bir toplumda kişiler arasındaki ilişkileri düzenleyen ve devletin yaptırım
gücüyle uyulması zorunlu kılınan davranış kurallarının oluşturduğu düzene
hukuk her türlü etkinliğini hukukun üstünlüğüne dayandıran ve yargı denetimine
bırakan devlete de hukuk devleti denir. Hukuk devleti yalnızca anayasaya ve yasalara
değil aynı zamanda var olan tüm hukuk
kurallarına da bağlı olmalıdır. Ayrıca her türlü denetime ve işbirliğine açık
pratikte uygulanan temel hak ve özgürlüklere yer veren hukuk güvenliği sistemine
sahip yargısal denetime açık olmalıdır.
Hukuk devleti anlayışı bir ülkede yerleşmiş hukuk düzenine yalnız bireylerin değil yönetimin de uymasını
gerektiren bir ilkedir. Bu nedenle hukuk devleti ile hukuk düzeni arasındaki ilişkiyi
gözden uzak tutmamak gerekir. Bunun içinde yasama
ve yürütme güçlerine bazı sınırlamalar getirilmesi hukukun herhangi bir grubun
egemenliğinde olmaması ve demokratik toplumun gereklerine cevap vermesi gerekir. Hukuk
devleti ilkesinin gerekleri konusunda bir görüş birliği yoktur. Bu gereklerden
bazıları ülkelerin içinde bulunduğu duruma göre önem kazanmakta veya arka plana
itilmektedir.
Hukuk devletinin ilk gereği temel hakların güvence altına alınmasıdır.
Herkesin kişiliğine bağlı dokunulmaz, devredilmez, vazgeçilmez temel hak ve
hürriyetleri olduğunu belirten Türkiye Cumhuriyeti anayasası tüm yurttaşların temel
hak ve hürriyetlerini güvence altına almıştır.
Ülkemizde hukuk devletini geliştirme çabaları Tanzimat'tan bu yana
süregelmiştir. 1961 anayasası ile hukuk devletinin gerçekleşmesi için gereken
hukuksal koşullar ayrıntılı bir şekilde düzenlenmiş ve hukuk devleti anayasal bir
yapıya kavuşturulmuştur. Bugün de hukuk devleti anayasamızın temel ilkelerinden biri
olma özelliğini korumaktadır. Anayasamızda gösterilen ve belirtilen temel hak ve
özgürlüklerin düzenlenmesi ve sınırlanması da gene anayasanın koyduğu ilkeler
doğrultusunda ancak yasa ile yapılır. Eğer temel hak ve hürriyetler "devletin
ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, milli egemenliğe, Cumhuriyete, milli
güvenliğe, kamu düzenine ve genel asayişe" karşı ise yasa ile
sınırlandırılır.
Hukuk devletinde yasaların anayasaya uygun olması gerekir. Yasaların anayasaya aykırı olamayacağının belirtilmesi yeterli
değildir. Yasaların anayasaya uygunluğunu
sağlayacak bir denetim mekanizmasının da kurulması gerekir. İşte bu mekanizma
ülkemizde "Anayasa Mahkemesi"dir. Anayasa Mahkemesi yapılan tüm yasaların
anayasamıza uygun olup olmadığını inceler ve gerekirse o yasayı iptal eder.
Hukuk devletinde yasalar genel olmalıdır. Yasaların genel olması, benzer
durumların da aynı çözümlere bağlanmasını sağlar. Anayasamız "tüm devlet
organların ve idari makamları bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesi ile
hareket etmeye zorunlu kılmıştı."
Hukuk devleti ilkesinin en önemli gereklerinden biride kuralları uygulayan devlet
işlerini yürüten yönetimin hukuk kurallarına bağlı olmasının sağlanmasıdır.
Anayasamız yönetimin hukuk kurallarına
bağlı olması için gerekli önlemleri almıştır. Anayasa da "yürütme görev ve
yetkilerinin anayasa ve yasalara uygun olarak yerine getirileceği, anayasa kurallarının
yürütme ve idari makamları da bağlayacağı, yönetimin her türlü eylem ve
işlemlerine karşı yargı yolunun da açık olduğu" belirtilmiştir.
Sonuç olarak anayasamızın kapsamı ve uygulamaları gözönüne alındığında,
temel hak ve özgürlüklerin belirlenmesi ve güvence altına alınması ile yasaların
anayasaya uygunluğu ve denetlenmesi ile yasaların genel ve herkese eşit uygulanması ile ve yönetimin hukuka bağlı olması ile
Türkiye Cumhuriyeti Devletinin hukuk devleti olduğu görülür.
6. İNSAN HAKLARINA SAYGILI
DEVLET
İnsan hakları bireylerin salt insan olmakla kazandıkları haklardır.
İnsanların, insan olarak taşıdıkları değerin sömürü, baskı, kıyım ve her
türlü doğal güç karşısında korunması isteğine dayanır. Tanımı ve sınırları
konusunda her zaman tam bir anlaşmaya varılamasa da temel bazı varsayımlar üzerinde
anlaşılır.
İnsan hakları temelde devlet gücünü sınırlar. Hem yasal, hem de ahlaksal
düzenlemelerin kapsamına girer. Hem olan hem de olması gerekeni dile getirir. Özünde
evrensel ve genel niteliklidir. Bütün insanların her yerde sahip olması gereken
haklardır.
Anayasamız devletin niteliklerinden söz ederken
devletin insan haklarına saygılı olduğunu da belirtmiştir. Böylece
anayasamız belli bir düşünce biçimini yansıtarak, insan haysiyeti kavramının
evrenselliğini vurgulamış kişilerin insan olmaktan dolayı sahip olduğu hak ve
özgürlüklerden yararlanacağını belirtmiştir.
Anayasamız, insan haklarını "temel haklar ve ödevler" başlığı
altında düzenlemiştir. Batıdaki gelişmelere uygun olarak bir yandan "herkesin
kişiliğine bağlı dokunulmaz, devredilmez, vazgeçilmez temel hak ve
hürriyetlere" sahip olduğunu belirterek "özgürlük" anlayışını
diğer yandan "kişilerin temel hak ve özgürlüklerini sınırlayan siyasal, sosyal
ve ekonomik engelleri kaldırmayı, insanın maddi ve manevi varlığını geliştirmeyi benimsemiştir.
Anayasamız özgürlüklerin düzenlemesinde devletin varlığına ön koşul
görüp önceliği kişiye değil, "devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez
bütünlüğüne" vermiştir. Çünkü devletin ve milletin olmadığı yerde
fertlerin hak ve hürriyetlerinden söz edilemez.
Kişilerin hak ve hürriyetlerinden söz eden anayasamız, kişinin aynı zamanda
"toplum, ailesine ve diğer kişilere karşı ödev ve sorumluluğunu" belirtip
temel hak ve özgürlüklerin aynı zamanda kişileri ödev ve sorumluluklar yüklediğini
vurgulamıştır.
Temel hak ve özgürlüklerin yalnızca kişi ve devlet ilişkilerinde değil
kişiler arası ilişkilerde de uygulanabileceğini belirterek uygulama alanını
genişletmiştir.
Anayasamız kişinin temel hak ve ödevleri ile ekonomik, sosyal ve siyasal hak ve
ödevlerini kesin hükümlere bağlayarak güvence altına almıştır. Ayrıca kişileri
devlet ve topluma karşı koruyan "koruyucu hak ve özgürlükler" vermiştir.
Bu hak ve özgürlükleri şu şekilde belirtebiliriz.
Kişi dokunulmazlığı zorla çalıştırma yasağı özel hayatın gizliliği,
konut dokunulmazlığı haberleşme özgürlüğü, yerleşme ve seyahat özgürlüğü,
din ve vicdan özgürlüğü toplantı ve gösteri yürüyüşü gibi.
Anayasamız yalnızca kişisel hak ve özgürlükleri düzenlemekle kalmamış
korunmaları ile ilgili hükümlere de yer
verilmiştir.
Bunlar kişi güvenliği hak arama özgürlüğü yasal yargıç güvencesi,
cezaların yasallığı, ispat hakkı gibi
kurallardır. Kişilerin devletten ve toplumdan isteyebilecekleri haklara "isteme
hakları" denir. Bu tür hak ve özgürlükler anayasamızın "Sosyal ve
Ekonomik Haklar" bölümünde mevcuttur. Bunlar sosyal devlet anlayışının
kapsamı içine giren hak ve özgürlüklerdir.
Anayasaya göre bu haklar ailenin koruması eğitim ve öğrenim, çalışma ve
sözleşme dinlenme, sendika kurma grev ve konut hakları gibi haklardır. İsteme
haklarının gerçekleşme ölçüsü devletin mali imkanları çerçevesinde olur.
Kişinin siyasal gücünü kullanmasını sağlayan haklara da "Katılma
Hakkı" denir. Bu haklar anayasamızın "Siyasal Haklar" başlığı
altında belirtilmiştir. Bunlar anayasamızda vatandaşlık, seçme ve seçilme kamu
hizmetlerine girme siyasal partilere girme vatan hizmeti vergi verme dilekçe verme
hakları olarak belirtilmiştir.
Hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyetinde kişi hak ve özgürlükleri anayasa ile
güvence altına alındığı gibi gene anayasa ile genel ve özel sınırlamalar
getirilmiştir. Kişisel hak ve özgürlükler "devletin ülkesi ve milletiyle
bölünmez bütünlüğünün milli egemenliğin, kamu düzeninin genel asayişin kamu
yararının ve genel ahlakın korunması amacı ile" kısıtlanabilir. Bu
kısıtlamaların da sadece yasa ile yapılabileceği gene anayasanın hükümlerindendir.
Hiçbir özgülüğün sonsuza kadar uzanamayacağı bir kişinin
özgürlüğünün başladığı yerde diğer kişinin özgürlüğünün biteceği
düşünülürse yasalara dayanan kısıtlamaların son derece yerinde ve gerekli olduğu
ortaya çıkar. Hak ve özgürlüklerin savunulmasında toplumun tümü ve devletin
çıkarı düşünülmelidir. Eğer istenen bir hak ve özgürlük bir başka kişi ya da
kesime zarar veriyorsa bunun savunulması veya desteklenmesi son derece zararlıdır.
Çünkü bu istek gerçekleştiği taktirde mağdur olan veya zarara uğrayan diğer
kesimin hak araması başlayacaktır. Bu da toplumsal barışı engeller.
Sonuç olarak T.C. Devleti bir hukuk devletidir. Anayasamız özgürlük anlayışını benimsemiştir. Kişileri temel hak ve özgürlüklerle birlikte ekonomik, sosyal ve siyasal özgürlüklerle donatmış, devleti insanın maddi ve manevi varlığını geliştirmek ve herkese insanca yaşama koşullarını sağlamakla yükümlü kılmıştır.