| Abaküsün icadı | Ağırlık Ölçüleri | Askeri Haberleşme |
| Atom Bombasının icadı | Aydınlatmanın icadı | Basımın İcadı |
| Buhar makinesinin icadı | Dokumanın icadı | Dolmakalemin icadı |
| El aletlerinin icadı | Enerjinin icadı | Fotograf Makinesinin icadı |
| Frizbinin icadı | Gaz maskesinin icadı | Havai Fişeğin İcadı |
| Hesaplamanın icadı | Fermuarın İcadı | Kağıdın icadı |
| Katot tüp icadı | Konserve açacağı icadı | Kot pantolonunun icadı |
| Kurşun kalemin icadı | Lensin İcadı | Motorun icadı |
| Optik icatlar | Papirüsün icadı | Parşomenin icadı |
| Pilin icadı | Plastiğin icadı | Radyonun icadı |
| Penisilinin İcadı | Fotoğraf | Ses kaydının icadı |
| Sıfırın icadı | Silikon çipin icadı | Sinemanın icadı |
| Şansız mucitler | Tekerleğin icadı | Telefonun İcadı |
|
Tıp icatları |
Uçağın İcadı | Yerölçümünün icadı |
| Zamanın icadı | Zeplinin icadı | Yaşamı değiştiren buluşlar |
Şu ana kadar sayı saymak için bir
çok hesaplama yöntemi duymuşsunuzdur.Hesap Makineleri, kalem-kağıt, kum, güneş
...vs gibi bir çok alet ve yöntem geliştirildi bu uğurda.
Sayı sayma sistemleri üzerine ilk buluntular,mağara çağı olarak tabi ettiğim
Neanderthallerin yaşadığı 50000 yıl öncesindeki zaman dilimine kadar
gidiyor.Sayılar sözcüklere dökülmeden önce,taş ve parmaklarla gösteriliyordu.Hesaplamar
ise halen şu an da bile yaptığımız parmak, parmak boğumları ve sicimlerle atılan
düğmelerle yapılırdı.İlk yazılı rakamlar 5000 yıl önce,bilinen en eski sayı
sistemlerine sahip olan Mısırlılar ve Sümerlilerde görülüyor.
Bilinen en eski hesap yöntemi olan elin kullanımı ise Mısır'dan Eski
Yunan'a,Avrupa,İslam ülkeleri ,Çin,Hindistan ve Kolomb öncesi Amerika'ya kadar
pekçok coğrafya da görebiliriz.Ama elimizin hesaplama yönünden çokta kullanışlı
olmaması ve ilk zamanlarda rakamlarla yazılı olarak, hesaplama yama zorluğu ilk
mekanik hesap makinelerini doğurdu.İşte bu hesaplama gayelerinin sonucunda
oluşan aletlerden biride ABAKÜS'tür.
Abaküs'e bir nevi sayma tahtası diyebiliriz.Ancak Çinlilerin kullandığı abaküs
ise,bildiğimiz sayma tahtasından tasarım bakımından farklıdır.Toplama ve çıkarma
işlemlerinin yanısıra çarpma ,bölme ve kök alma gibi diğer işlemlerin de
yapılmasına olanak sağlamasıyla farklıdır.Abaküs'ün Çince ismi suan phan(hesaplama
tahtası) dır.Aletin ,Abaküs ismini ise,(önceleri hesaplama yapmak için
kullanılan "kum tepsisi" adlı bir aletten geliştirdiği için,)toz kelimesinin
Semitik karşılığı olan kökünden türediğini sanılıyor.
Tahta bir dikdörtgen çerçeveden oluşan abaküsün kısa kenarla dikey,uzun
kenarları yatay şekilde uzanıyor.Uzun kenarlarında bambu ya da tahta telden
yapılma dikey koşut çubuklar bulunuyor. Bu çubuklar üzerinde , ileri-geri
hareket edebilen chu adlı hafif yatsılaştırılmış yedi boncuk taşıyor.Tahta
çerçeve,boncuklaran ikisi üstte,diğer beşi altta kalacak şekilde çubukları yatay
şekilde kesen liang isimli tahta bir parçayla eşit olmayan iki bölüme ayrılıyor.Hang
isimli dikey çubuklardan genelde 9 ya da 12 tane bulunmakta.
Her bir çıbuk bir basamağı temsil ediyor; örneğin en sağdaki birler basamağı
olarak alınırsa yanındaki onlar,yüzler diye gidiyor.Liang çubuğunun üst kısmında
kalan iki boncuktan her biri 5 değerinde,alt kısımdaki beş boncuğun her biri de
1 değerindedir.Dolayısıyla her bir basamak üzerinde 15 sayı bulunuyor ve
işlemler,bizim kullandığımız sayı sisteminde olduğu gibi 10'luk düzende
yapılıyor.
ABAKÜS TÜRLERİ
Abaküs bir çok evrim atlattıktan sonra,farklı kültürlerin, farklı hesaplama
yöntemlerine göre bir çok kültürde farklılık gösteriyor.Atina'daki Ulusal müzede
İ.Ö. 4. yy'dan kalma bir sayma tahtası olduğu düşünülen bir mermer çerçeve
bulunuyor.Bundan bir yüzyıl öncesinden, Heredot, "hesaplamada Mısırlılar
ellerini sağdan sola kullanırken Yunanlılar soldan sağa kullanıyor." sözleriyle
büyük olasılıkla bir sayma aletinin varlığından söz ediyordu.
Arapların kullandığı sayma tahtası ise çubuklar üstünde 10 boncuk
taşıması,boncukların yatay çubuklar üzerinde uzaması ve abaküste olduğu gibi
bölüm ayrılığının olmaması nedeniyle Çinlilerin yaptığı abaküsten farklıdır.
Çin tarihine baktığımızda ise 1436 tarihindebir matematik kitabında rastlanan
bir belge.İlk kayıt ise 190 yıllarında "Matematiksel Sanatın Kısmi Gelenekleri
Üzerine Araştırma ve İnceleme" adlı yapıtın boncuk aritmetiği bölümünde
rastlayabiliyoruz.Bunla ilgili bir bilgi daha verirsek;Bu abaküs çeşidinde üst
bölümünde ili boncuk yerine 4 boncuk taşıdğı görülüyor.
Gelişim sürecindeki Abaküs'ü incelediğimizde ise,bir abaküsün kısa kenarlarının
9'a ayrıldığı ve koşut çubuklarının(tang,hang) üzerinde bir boncuk bulunduğu
,hangi sayı ifade edilecekse boncuğun o ayrımda durduğu anlatılıyor.Böylece
koordinat sistemi kullanılarak istenen sayı oluşturulabiliyor ve istenen
işlemler yapılabiliyordu.Eğer boncuklara arasında kıvrımlı çizgiler düşünülseydi
yüzlerce yüzyıl önce Kartezyen grafik dünyası açılmış olacaktı
Başka bir abaküs incelendiğinde ise Çinlilerin negatif sayılarla da uğraştığını
anlamak zor olmasa gerek.Bu kanıya,abaküsün üstündeki iki çubuğun kırmızı ve
siyah boncukların sırasıyla pozitifi ve negatifi temsil ettiğinden anlıyoruz
ABAKÜSTE NASIL İŞLEM YAPILIR?
Toplama ve çıkarma işlemlerinden bahsetmeninabaküsün çalışma prensibini anlamak
açısından kolay ve anlaşılır olduğunu düşünerek bunlara değineceğim.Tabii ki
çarpanlara ayırma ve bölme işlemlerinin yapılması abaküs ustalarının elinden
geçiyor.
Basir bir toplama işlemi içi " 6+2 " için üst kısımdan bir boncuk seçiyoruz(5
değerinde) ve abaküsün alt kısmından bir boncuk ortadaki tahta ayraca(liang)
çekilmeli.Bu 6 sayısını ifade etti. 2 ile toplamak için ise,alt kısımdan iki
boncuğu orta ayraca çekip,8 değerini bulmuş oluruz.
İşi biraz zorlaştıralım:"8+9 " u bulmak istiyoruz diyelim.Önce bir önceki
yöntemde olduğu gibi 8 i hazırlıyoruz.Sonra 9 bulmaya çalışacağız.9 için(10-1
ettiğinden) 10 'dan yani onlar basamağından bir boncuk seçilip,birler
basamağımızdan 1 boncuk ortadan aşağı çekilirse 9 u bulmuş oluyoruz.Aynı yöntemi
takip ederek,onlar basamağından bir hane yukarı çekilip,birler basamağından 7
boncuk yukarı çekilerek sonucu bulmuş oluyoruz.
Yani abaküsteki toplama işlemindeki asıl mantık ulaşılan sayının 10'luk düzende
10 dan ne kadar aşağıda olduğunu bulmak.
Çıkarma işleminde ise,çıkarılacak sayının 5'ten ne kadar fazla olduğunu
saptamak.Örneğin 12'den 8 çıkarmak istiyoruz.8(5+3) için onlara basamağındaki
bir boncuk birler basamağındaki üst kesiminin 3 boncuğuna eşittir.Dolasıyla 8'i
çıkartmak için üstten 1 ,alttan ise 3 boncuğu çıkarılması bize 4 sayısını
ulaştıracaktır.
Daha zor bir soru geliyor hemen..
Çok kolay ve hızlı değil mi? Eğer böyle düşünmüyorsanız bir araştırmadan söz
edelim hemen.1946 yılında abaküs kullanan bir Çinli ile elinde bu durum için çok
adaletli! alet olan elektronik hesap makinesi sahibi Amerika'lı askerin
yarışması size bir fikir verebilir sanırım.Çarpma dışındaki tüm işlemlerde daha
hızlı sonuca oluşan abaküste kimi yanlış sonuçlar eldeedilmiyor değil,ancak
mekanik bir aletin değişken aşamalara izin vermediğini de göz önünde bulundurmak
gerekir.
Daha çok tüccarlar tarafından kullanılan abaküs ,bize insanı muhakeme ve
yaratıcılık yeteneğini aşıladığını düşünüyorum.11.ve 12. yy da Avrupa'ya çok
yaygındı.Sizlere bir bilgi daha;Abaküs, Rusya'da şu an yazar kasalarla birlikte
yoğun bir şekilde kullanılmakta.
Ağırlık ve Ölçülere ilişkin ilk sistemler eski Mısır ve Babil'de geliştirildi. Bunlar tarım ürünlerini tartmak, ekili arazileri ölçmek ve ticaret işlemlerini standartlaştırmak için gerekliydi. İ.Ö. 3500 dolaylarında teraziyi icat eden Mısırlıların standart tartı ağırlıkları, ayrıca cubit denen, yaklaşık 52 cm'ye eşit bir uzunluk ölçme birimleri vardı. Babil hükümdarı Hammurabi'nin İ.Ö. 1792-1750 arasındaki buyruklarını içeren "Hammurabi Yasaları" adlı belgede de, standart tartılardan, farklı ağırlık ve uzunluk birimlerinden söz edilmekteydi. Eski Yunanlılar ve Romalılar dönemlerine gelindiğinde, teraziler, ölçekler ve cetveller günlük yaşamın birer parçası haline gelmişti. Günümüzün ağırlık ve ölçü sistemlerinden İngiliz birimleri (ayak, libre) 1300'lerde, dünyanın büyük bölümünde benimsenen metrik sistemin birimleriyse (metre, gram) 1790'larda oluşturuldu
Güzel Aktris Hedy Lamarr'ın,
Amerika'nın 2. Dünya Savaşı'nı kazanmasına yardım edeceğini kim tahmin
edebilirdi ki?
2000 senesinin Ocak ayında hayata gözlerini yuman Hedy Lamarr, şüphesiz,
güzelliğiyle bütün gönüllerde taht kurmayı başarmış bir aktris idi. Lakin, onu
çok özel bir kişi yapan daha başka birşey vardı. Amerika'nın 2. Dünya Savaşı'nı
kazanmasını sağlayacak ilk askeri haberleşme sistemini George Antheil'in
yardımları ile vücuda getirdi.
Kariyerinin altın çağında, Lamarr ve George Antheil, vücuda getirdikleri bu
sistem için patent aldılar(10 Ocak 1941). Bu haberleşme sistemi genellikle
denizaltılar için daha uygundu. Sistem tam bir şaheser idi. Bir verici ile
alıcının arasında eşit olmayan aralıklarla değişen radyo dalgaları ile sağlanan
bağlantı prensibine göre çalışıyordu.
Bir mesaj gönderildiğinde verici ve alıcı, mesajı özel bir koda göre aynı anda
değiştirir. Yani, verici mesajı şifreler ve alıcı bu mesajın şifresini kırar ve
okunabilir hale çevirir. Bu haliyle bu haberleşme sistemi çok güvenli bir sistem
olmuştur.
Viyana doğumlu Lamarr, öylesine hayırseverdi ki, bu buluşun patentinden para
kazanmayı reddetmiş, ve öylesine mütevaziydi ki işin büyük kısmını yardımcısının
yaptığını söyler, kedine pay çıkarmazdı.
Dijital elektroniğin daha henüz adının telafuz edilmediği senelerde böyle bir
buluşun sahibi olan Lamarr'a bir dahiymiş gibi bakan insanlar, kendisine çok
saygı duyuyorlardı. Kim bilirdi, koskoca günümüz Network teknolojisinin
arkasından bir aktrisin olacağını. Umarım Lamarr, insanlığa yapmış olduğu
iyiliğin büyüklüğünü, son senelerde büyük yeniliklere sahne olan internet ve
enformasyon teknolojileri sektöründeki gelişmelerden görmüştür. İnsanoğlu son
yıllarda kablosuz erişimde birçok atılım sağladı. Bunların hepsi şüphesiz o
buluşa dayanmaktadır. Hollywood deyip te geçmeyelim, Hollywood'dan ne cevherler
çıkıyor
İlk bomba Hiroşima kentinde
patladı. Bu patlamayla 140.000 kişi bir anda yok oldu. Bir o kadarı da
yaralandı. Bununla da yetinmeyen ABD, 3 gün sonra yani 9 Ağustos 1945'te bu
sefer Nagasaki 'ye kinini kustu. Bombanın muhatabı bu sefer Nagasaki'li
masumlardı. Bu patlamayla da 80.000 kişi öldü.
Atom Bombası'nın fiziksel olarak icadı 1911 yılında gerçekleşmesine rağmen, gücü
ve etkileri 1930'lu yılların sonuna kadar anlaşılamadı. Atom enerjisinin
silahlarda kullanılmasını ilk olarak düşünen ve kısmen uygulayan Almanlardır.
1939 Ağustos'ta fizikçi Albert Einstein bir mektupla başkan Roosevelt'i
uyararak, Atom Enerjisi'nin Dünya üzerindeki en etkili güç olduğunu belirtti. Bu
mektup üzerine ABD, Manhattan Project olarak bilinen, gerçekte Atom Enerjisinin
insanları nasıl öldürebilir hale getirilebileceği, doğa ve çevreye nasıl daha
fazla zarar verebileceğini araştıran projeyi başlattı. 1945 yılında Manhattan
Proje'sine bağlı olarak çalışan 40 labarotuar ve 200.000 bilimadamı
bulunmaktaydı. Bu sayı o sırada ABD'deki tüm makine sektöründe çalışan işçi
sayısından bile fazlaydı. 16 Temmuz 1945'te Manhattan Projesinin ilk meyvası
olan "Fat Man" isimli ilk atom bombası New Mexico'nun Alamogordo bölgesinde
denendi. Bu yeryüzündeki ilk patlamaydı. Doğa atom enerjisi'nin korkunç yüzüyle
ilk defa karşılaşmış oldu. 2. Dünya Savaşı'nın neredeyse bitmesine rağmen Başkan
Harry Truman aslında Fat Boy'un denenmesinden çok önce bu bombayı Japonya
üzerinde denemeye karar vermişti. Hırs, öldürme isteği , kişisel bozukluklar ve
intikam duyguları bunun başlıca nedenleri arasında sayılabilir. Üzerinde bu
kadar konuşulan, binlerce insanın hayatına malolan bu atom bombasının enerjisi
nerden gelmekteydi? Atom'un çekirdekilerinde çok sayıda proton ve nötron bulunan
belirli atom türleri radyoaktiftir ve bunlar karasızdır. Aniden
parçalanabilirler. Başka atom türleri ise bir nötron ile bombalandıklarında
parçalanırlar. Bu olayda çekirdeğin kütle sayısı geçici olarak bir artar ve
enerji açığa çıkmak suretiyle, tüm çekirdek ikiye bölünür. Kütle numarası 235
olan bir plütonyum türünün birer atomu bu şekilde bölünerek aynı zamanda ortama
enerji de verirler. Uranyum 235 iki veya üç nötron, plutonyum 239 ise daha fazla
nötron yayar. Atom bombasında ya uranyum 235 ya da plutonyum 239 kullanılır. Bir
nötron ile bombalandıktan sonra bu elementlerin bir atomu birçok nötron yayar ve
zincir reaksiyonu oluşur. Atomların yeterli konsantrasyonda olmaları halinde bu
nötronlar komşu atomlarla çarpışır ve onlar tarafından tekrar bombalanırlar.
Böylece komşu atomlarda fisyon oluşur ve daha fazla nötron açığa çıkar. Böylece
devam eden zincir reaksiyonu gittikçe daha fazla nötron ve enerji üretir.
Ortamın uygun olması halinde sonuç olarak büyük bir patlama oluşur. Bir
patlamaya yol açmak için gerekli fisyon yapabilen malzeme miktarına kritik kütle
veya tetikleme miktarı denir. Zincir reaksiyonu hemen başladığından bu malzeme
herbiri kritik boyutundan daha küçük parçalar halinde tutulmaktadır. Bu parçalar
kritik üstü büyük bir parçada birleştiriler ve patlama anında nötronlarla
bombardıman edilir. Fisyon yapan her atomunaçığa çıkardığı enerji küçük olmakla
birlikte, bu atomların milyarlarcasının toplam enerjisi patlamaya yol açar.
Ancak bu enerjinin kütle eşdeğeri düşüktür. Örneğin Nagasaki'ye atılan bomba bir
metal paranın 1/3 ağırlığına eşdeğer miktarda enerji açığa çıkarmıştır. Atom
Bombası'nın enerjisi işte bu zincir reaksiyonu ve Einstein'ın ünlü E = mc²
formülüne dayanır. Hiroşima'ya atılan ilk bomba olan Little Boy'un içinde temel
olarak iki Uranyum-235 parçacığı bulunuyordu. Klasik bombalarda kullanılan bir
tetik mekanizması ve barometre sayesinde bomba şehirden hedeflenen yükseklikte
olduğu anda patlatıldı. Ne olursa olsun, Atom Enerjisi'ni hala savunanlar
olabilir. İnsanlık yaşanılanları unutur ancak doğa hiçbir zaman sizleri
unutmayacak ve affetmeyecektir..
İlk yapay ışık ateşten elde edildi; ama ateş tehlikeliydi ve sağa sola taşınması zordu. Sonra 20.000 yıl kadar önce insanlar, yağların yakılmasıyla ışık elde edilebileceğinin farkına vardılar ve böylece ilk lambalar ortaya çıktı. Bunlar içi oyulmuş taşların içine hayvan yağı doldurulmasıyla yapılan kandillerdi. Bitki liflerinden yapılma liflerin konduğu lambalarsa, İ.Ö. 1000 dolaylarında geliştirildi. Başlangıçta içinden fitilin geçtiği basit bir olukları vardı; sonradan fitil bir memenin içine yerleştirildi. Mumlar günümüzden yaklaşık 2.000 yıl önce ortaya çıktı (mum, çevresi balmumuyla ya da donyağıyla sarılmış bir fitilden oluşur, yakılan fitilin alevi balmumunun ya da donyağının bir bölümünü eritir; böylece fitil sürekli yanarak ışık saçak. Bu bakımdan mum, kullanılması daha kolay bir yağ lambasıdır). Yağ lambaları ve mumlar gazyağıyla aydınlatmanın yaygınlaştığı XIX. Yüzyıla kadar başlıca yapay ışık kaynakları olmayı sürdürdüler. Elektrikle aydınlatma, çok daha yakın bir dönemde kullanılmaya başlandı
Basımcılığın başlamasından önce her kitabın nüshalarının, zahmetli bir çalışmayla tek tek elle yazılarak çoğaltılması gerekiyordu. Kitap basımına İ.S. VI. Yüzyılda Çinliler ve Japonlar öncülük ettiler. Bu iş için harf ya da işaretlerin ve resimlerin oyma kabartma halinde işlendiği kalıplar kullanılıyor, bir kağıt tabakası mürekkep sürülmüş kalıba bastırıldığında, oymanın kabarık kesimleri aracılığıyla hat ya da işaretler ile resimler kağıda geçiyordu. Basımcılıkta en büyük ilerleme, harf dizgisinin icat edilmesiyle sağlandı. Bu yöntemde küçük kalıplara işlenmiş harfler satır halinde dizilebiliyor ve daha sonra sökülüp yeniden kullanılabiliyordu. Gene Çinlilerin XI. Yüzyılda buldukları harf dizgisi, Avrupa'da ilk olarak XV. yüzyılda kullanıldı. Bu gelişmenin en önemli öncüsü Johannes Gutenberg, harf dizgisini ucuz ve çabuk uygulamayı sağlayan tipo baskı tekniğini geliştirdi. Gutenberg'in 1430'ların sonlarındaki çalışmalarından sonra, bu tekniğe dayalı basımcılık Avrupa'nın her yanına hızla yayıldı
Buharın sağladığı güç, insanları yüzyıllarca büyüledi. Eski Yunan bilginleri İ.S. 1. Yüzyılda buharın insanlar tarafından kullanılabilecek bir enerji taşıdığının farkına vardılarsa da, eski Yunanlılar aygıtları işletmek için buhar gücünden yararlanmayı denemediler. İlk buhar makineleri XVII. yüzyıl sonlarında Worcester markisi ve Thomas Savery gibi mühendisler tarafından tasarlandı (Savery'nin makinesi, maden ocaklarındaki suyu dışarı pompalama amacına yönelikti). Gerçek anlamda kullanışlı ilk buhar makinesinin tasarımcısı Thomas Newcomen, 1712'de ilk makinesini yaptı. İskoç alet yapımcısı ve mucit James Watt da, buhar makinesinin daha da geliştirdi. Yaptığı makinelerde buhar ana silindirin dışında yoğunlaştırılıyor, silindiri sırayla ısıtıp-soğutma gereğini ortadan kaldıran bu düzenleme, ısı tasarrufu sağlıyordu. Ayrıca fabrikalarda ve maden ocaklarında, pistonu harekete geçirmede buhar gücünden yararlanılması da, makinelerin verimliliğini artırdı (yeni buhar makineleri çok geçmeden fabrikalar ve maden ocakları için önemli bir enerji kaynağı haline geldi). Sonradan boyutların küçültülmesi ve basınç düzeyinin yükseltilmesi gibi yenilikler, buhar makinesinin lokomotiflerde ve gemilerde de kullanılmasını başlattı.
İlk insanlar soğuktan korunmak için hayvan postları kullanmakla birlikte, günümüzden yaklaşık 10.000 yıl önce bez yapmayı öğrendiler. Bu iş için önce yün, pamuk, keten ya da kenevir, bir iğ (kirmen) yardımıyla eğrilerek iplik haline getiriliyor, elde edilen ipliğin daha sonra dokunmasıyla da bez elde ediliyordu. İlk dokuma aygıtları büyük bir olasılıkla iki değnekten oluşan basit bir çerçeve biçiminde yapılıyor, değneklerle tutulan ve "çözgü" adı verilen birbirine paralel ipliklerin arasına, "atkı" adı verilen bir iplik sıkıştırılıyordu. "Dokuma tezgahı" adı verilen daha sonraki aygıtlarda, atkının daha kolay geçirilmesini sağlamak için çözgüleri birbirinden ayıran çubuklar yerleştirildi, ayrıca, "mekik" denen bir tahta parçası eklendi: Bir iplik makarasının takıldığı mekik, birbirinden ayrılmış çözgü iplikleri arasından geçiriliyordu. XVIII. Yüzyıldaki sanayi devrimi sırasında işlemleri otomatikleştiren birçok yöntemin bulunmasına karşın, iplik eğirme ve dokumanın temel ilkeleri, günümüze kadar değişmeksizin kalmıştır. Sanayi devriminin getirdiği yenilikler arasında, çok sayıda ipliğin aynı anda eğrilmesini sağlayan çıkrık makinesi ile geniş kumaş parçalarının büyük hızla dokunmasına olanak veren "uçan mekik" sayılabilir.
Günümüzden yaklaşık 7.000 yıl önce, Ortadoğu'daki Bereketli Hilal'de tarımın gelişmesiyle, yazılı kayıtlar tutma zorunluluğu ortaya çıktı. Babiller ve eski Mısırlılar taşların, kemiklerin ve kil tabletlerin üstüne simgeler (çivi yazısı) ve basit resimler (hiyeroglif) kazıyarak yazı yazarlar, bu kayıtları toprak işleme ve sulama haklarını belirlemek, hasat ürünlerinin dökümünü çıkarmak, vergi tutarlarını belgelemek, hesapları yapmak için tutarlardı. Başlangıçta kullandıkları yazma aracı basit çakmaktaşıyken, daha sonra bunun yerini ucu yontulmuş çubuk aldı. İ.Ö. 1300'e doğru Çinliler ve Mısırlılar, kandillerde yakılan yağdan çıkan isi suyla ve bitki zamklarıyla karıştırma yoluyla hazırlanan mürekkebi buldular. Ardından, aşıboyası gibi toprakta bulunan boyarmaddeleri katma yoluyla, çeşitli renklerde mürekkepler yapmayı öğrendiler. Ortaçağ'da basımcılıkta kullanılmaya uygun yağ türevli mürekkepler geliştirildi; ama yazı mürekkebi ve kurşunkalem gibi icatlar, ancak Yeniçağ'da gerçekleştirildi. Dolmakalem ve tükenmez kalem gibi daha yakın dönemlerin yenilikleri, yazı yazarken kalemi sürekli mürekkebe batırma ya da mürekkeple doldurma gereğini ortadan kaldırdı.
El aletlerinin icadı
Eski atalarımız günümüzden yaklaşık 3,75 milyon yıl önce ayakta durmayı öğrendiler ve çayırlarda yaşamaya başladılar. Yeni işlerde kullanılabilecek biçimde serbest kalan elleriyle, hayvan leşlerinden işe yarar şeyler çıkarmaya ve bitkisel yiyecekleri toplamaya yöneldiler. Zamanla bu işler için el aletleri geliştirdiler. Etleri kesip parçalamak ve kemikleri kırarak içlerindeki iliği çıkarmak amacıyla çakıllar ve taşlar kullandılar. Sonraları, daha iyi kesmeleri için, taşların kenarlarını yonttular. Yaklaşık 400.000 yıl kadar önce, çakmaktaşına biçim verilerek ilk baltalar ve mızrak uçları yapıldı; ayrıca, kemikler sopa ve çekiç olarak kullanılmaya başlandı. İnsanoğlu günümüzden yaklaşık 250.000 yıl önce de ateşi buldu. Böylece yiyecekleri pişirebilecek duruma gelen yakın atalarımız, yaban hayvanlarını avlamak için el aletleri yarattılar. Tarım yapmaya başladıklarında da, daha farklı aletlere gereksinme duydular.
Enerjinin icadı
Tarihin başlangıcından bu yana insanlar, daha kolay ve daha verimli iş yapmalarını sağlayacak enerji kaynakları aradılar. Bu yönde atılan ilk adım vinç ve ayak değirmeni gibi makineleri kullanma yoluyla insanın kas gücünün daha etkili duruma getirilmesi oldu. Çok geçmeden at, katır, öküz gibi hayvanların kas gücünün insanınkinden çok daha büyük olduğu anlaşılınca hayvanlar ağır yükleri çekmek ve değirmenlerde çalışmak için eğitildi. Zamanla rüzgar ve sudan da enerji kaynağı olarak yararlanılabileceği öğrenildi ve ilk yelkenli gemiler günümüzden yaklaşık 5.000 yıl önce Mısır'da yapıldı. Romalılar, İ.Ö. 1. Yüzyılda tahıl öğütmek için su değirmenleri kullanmaya başladılar. Su enerjisi daha sonra da önemini korudu ve günümüze kadar yaygın biçimde kullanıldı. İnsanların tahıl öğütmede daha verimli bir yöntem bulmaya yönelmesiyle ortaya çıkan yeldeğirmenleri, Ortaçağ'da Avrupa'da adım adım batıya doğru yayıldı.
Fotograf makinesinin icadı
Fotoğraf makinesinin icat edilmesi, ilk kez her türlü nesnenin aslına uygun görüntüsünün kısa sürede elde edilmesini sağladı. Bu icat optik ile kimyanın bileşimi sonucunda gerçekleştirildi. Güneş'in görüntüsünün bir perdeye düşen izdüşümü, İ.S. IX. Yüzyılda Arap gökbilimcileri tarafından (onlardan önce de Çinliler tarafından) incelenmişti. XVI. yüzyılda Canaletto gibi İtalyan ressamları düzgün çizim yapmalarına yardım eden mercekler ve camera obscura (karanlık kutu) gibi araçlar kullanıyorlardı. Alman anatomi profesörü Johann Heinrich Schulze, 1725'te, cam şişe içindeki gümüş nitrat çözeltisinin güneş ışığı altında kaldığında siyah renge döndüğünü fark etti. 1827'de, metal bir levhanın ışığa duyarlı bir maddeyle kaplanmasıyla, ilk kez bir nesnenin kalıcı görsel kaydı gerçekleştirildi.
Frizbinin icadı
Eğlenceli
oyuncak frizbi'nin hikayesinde başrolleri Bridgeport'ta yaşayan bir çörek
üreticisi ile bir UFO sever alıyor... Amerikalı William Frisbie'nin lezzetli ve
meşhur çörekleri halka şeklinde ortası delik UFO'ya benzeyen kalıplarda
üretiliyor ve muhafaza ediliyordu. Bir kaç zaman sonra yakındaki Yale
Universitesinden gençler sadece çörekleri yemenin değil ayrıca boş çörek
kaplarını da uzağa fırlatmanın büyük bir keyif olduğunu keşfettiler.
Bu sırada Californian Walter Fredrick'in UFO hayranlığı kendisini oyuncak uçan
cisimcikler üretmeye sürükledi. Richard Knerr' in Wham-O şirketi 1957 yılında
Frederick'in buluşunu satın aldı ve tüm devlette "Uçan Fincan Tabağı" furyasını
başlattı. Wham-O'nun başkanı Richard Knerr bir doğu seyahatinde Frisbie ile
tanışarak öğrencilerin Frisbie kalıplarını eğlence için birbirlerine
fırlattıklarını gördü. Knerr bundan böyle oyuncağına Frizbi ismini vererek
sevimli oyuncağın da bu günkü adını koymuş oldu.
Gaz maskesinin icadı
25 Temmuz
1916'da Cleveland Su işlerinde çok büyük bir patlama meydana geldi. Bazı işçiler
Erie gölünün 250 feet altında kaldılar.30'u aşkın işçi de fabrikanın çeşitli
yerlerinde sıkışarak yoğun duman arasında can çekişmeye başladı. Bu sırada bir
işçinin aklına mucit ve aynı zamanda müteahhit Garrett A. Morgan geldi.Morgan,
1912 yılında Morgan Güvenlik Başlığı'nı icat etmişti. Bu başlık insanı zehirli
gaz ve duman gibi dış etkenlerden korumaktaydı. Mucit hemen bulundu ve Morgan
Güvenlik Başlıklıkları çevredeki gönüllülere dağıtılarak bir ekip oluşturuldu ve
sıkışmış 32 işçinin hayatı böylece kurtardı.
Bu kötü olaydan sonra Afrika ve Amerika asıllı mucit ödüllendirildi,ve o
tarihten sonra tüm Amerika'da Morgan Güvenlik Başlığı tüm itfaiyecilere
dağıtıldı.
Havai Fişeğin İcadı
Gece
gösterilerinde ve şenliklerde renk renk ışıklar saçan havai fişekler, yakından
görenlerinizin bildiği üzere genellikle kartondan yapılan ve içine izel bir
patlayıcı karışımı doldurulan uzun tüp biçimindeki bir kovandan oluşur. "Piroteknik
karışım" dene bu fişek dolduları havanın oksijen olmadan da yanabilen özel bir
karışımdır. Kapalı bir kabın içinden yanan mum, içerideki havanın oksihenini
bitince söner; oysa fişek kovanının içinde hiç hava bulunmadığı halde bu karışım
tükeninceue kadar yanmayı sürdürür. Çünkü karışındaki maddelerden biri sürekli
olarak oksijen açığa çıkarır ve kapalı kovandaki yanma olayının gerçekleşmesini
sağlar.
Yüzyıllarca fişek karışımında oksijen verici madde olarak güherçile(potasyum
nitrat) kullanıldı. Bu tuz bütün doğu ülkelerinde bulunduğu için fişkeçilik
doğuda, özellikle Çin'de gelişmiş ve güherçile, kükürt, odunkömürü karışımından
hazırlanan ilk fişekler burada yapılmıştır. Aynı maddelerin karışımı olan
barutun, daha doğrusu kara barutun Avrupa'da tanınması ve ateşli silah
mermilerinde patlayıcı olarak kullanılması ancak 14. yüzyıla rastlar. Oysa bu
tarihten çok önceleri Çin'de barut doldurulmuş havai fişekler savaş ve gösteri
amacıyla kullanılıyordu.
Hesaplamanın icadı
İnsanlar çok eski zamanlardan başlayarak sayı saymayı ve hesap yapmayı öğrendilerse de, hesaplama ancak mal alım satımının başlamasıyla büyük önem kazandı. Sayma ve hesaplama işlemlerinde parmaklar dışında kullanılan ilk yardımcı araçlar, birden ona kadar sayıları temsil eden küçük çakıl taşlarıydı. Mezopotamyalılar günümüzden yaklaşık 5.000 yıl önce, toprağı kazarak içine çakıl taşlarının koyulabileceği bir dizi dik oluk açtılar: Çakıl taşlarının bu olukların birinden öbürüne aktarılmasıyla basit hesaplar yapılabiliyordu. Daha sonraları Çin'de ve Japonya'da yüzleri, onları ve birimleri temsil eden boncuk sıralarından oluşan abaküs (ya da abakus, abak) kullanıldı. Bunu izleyen atılımlar çok uzun bir aradan sonra, ancak XVII. yüzyılda logaritma cetveli, sürgülü hesap cetveli ve basit mekanik hesap makinesi gibi yardımcı hesap aygıtlarının icat edilmesiyle gerçekleştirildi.
FERMUARIN İCADI
Fermuar'ın
bulunuşu aslında bir zaruriyetten kaynaklandı. 1. Dünya Savaşından önce insanlar
giysilerini iri ve kapanması zor olan düğme ile kapatmaya çalışırlardı.Bu sırada
ortaya çıkan Whitcomb L.Judson , Chicago'lu bir makine mühendisiydi. Judson o
yıllarda Tramvay ve otomobil gelişmelerini incelemekte ve başarılı buluşlara
imza atmaktaydı. 1891 yılında Judson, "ayakkabılar için kilit açıcı " buluşuyla
ortaya çıktı.
Ancak Judson'un buluşunda birçok tasarım hatası vardı. Yaratıcı zeka'nın bir
ürünü olan buluş kaba ve kullanışsız olduğu için tutulmadı. Judson'un şirketinde
çalışan Gideon Soundback isimli İsveçli bir genç mühendis "Kancasız20" isimli
buluşuyla büyük ilerleme yaptı. Esnek ve güvenilir olması için bağlayıcıların
küçük olması gerektiğini farketti. 1913'e kadar bu doğrultuda hareket ederek
buluşunu geliştirdi.
1917 'de ABD'nin savaşa girmesiyle birlikte, donanma komutanı binlerce fermuar
ısmarlayarak bir gecede Soundback'i zengin etmekle kalmayıp, hepimizin
vazgeçemediği ve açık kaldığında rezil olabileceğimiz çok önemli bir buluşun bu
günlere kadar taşınmasına yardımcı oldu.
Sonuç olarak, birçok tesadüfi icat gibi, fermuar da bir dizi maceradan sonra
bugünkü halini aldı.
Kağıdın icadı
Kağıdı ilk bulanlar bundan 2000 yıl önce Çinliler idi.Kağıt yapmak için bambu
lifleri,bazı otlar ve eski paçavralar kullanılıyordu.Bunları bir dibek içinde
suyla karıştırıp hamur haline getiriyorlardı.Bu hamurdan incecik bambu kamışıyla
ipekten kafes şeklinde örülmüş çevreler kullanılıyordu.Kalıbın üzerine kağıt
kurumadan biraz dökülüp,liflerin birbirine yapışması ve keçe haline gelmesi için
kalıp her tarafa eğilirdi.Su,kafesin deliklerinden akar,kafesin üstünde de ıslak
kağıt tabakası kalırdı.Bu tabakayı dikkatle kaldırır,bir tahtanın üzerine serer
ve güneşte kuruturlardı.sonunda bu kurutulmuş kağıt yapraklarından bir tomarını
tahtadan yapılmış bir baskı aracının altına koyarlardı.
Kağıtlarda rastlanan en eski işaret dairedir.Eski kağıtlarda böyle bi işaret
görüldü mü,kağıdın 1301 yılında yapılmış olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz
katot tüp icadı
Elektriğin özelliklerini araştıran İngiliz fizikçi William Crookes, 1887'de, bu amaçla, elektrot olarak iki metal levhanın yer aldığı bir cam tüp kullanmayı düşündü. Yüksek bir voltaj uygulandığında ve tüpün içindeki hava dışarı boşaltıldığında, iki elektrot arasından geçen elektrik, tüpün içinde bir ışıltıya yol açıyor, bir vakum ortamına yaklaşacak ölçüde basıncın düşmesiyle birlikte ışık sönüyor, ama camın kendisi ışıldamayı sürdürüyordu. Crookes'in "katot ışınları" diye adlandırdığı ışınlar, aslında gözle görülmeyen bir elektron akışıydı. Daha sonra Ferdinan Braun, uç tarafı katot ışınları çarptığında ışıldayan bir maddeyle kaplanmış bir tüp yarattı. Bu tüp, televizyonlardaki modern alıcı tüpünün öncüsü oldu.
Konserve açacağı icadı
İngiliz
tüccar Peter Durand 1810'da "Konserve Kutusu" icadıyla büyük bir atılım yaptı.
Bu buluşla konserve yiyecekler askerleri ve uzun yolculuklara çıkan denizciler
artık yiyecek sıkıntısı çekmeyeceklerdi. Ancak ilk modellerin açılması bir hayli
zordu ama bu uzun süren açlıkları sırtlamış insanlar için bir problem olarak
gözükmüyordu.
Konservelerin yaygınlaşması ve açılma problemlerinin artmasıyla 1958'de Ezra J.
ilk konserve açacağını üretti.İcadını süngü ve orak kullanarak tasarladı.Bu icat
halk ayaklanması sırasında taze yiyecek bulmak cok güç olduğundan Amerikan
ordusu tarafından büyük bir heyecanla benimsendi. Konserve açacağı William W.
Lyman'ın 1870 yılında ürettiği kullanıcı dostu modeliyle halk tarafından da
kullanılmaya başlandı. Artık insanlar normal yaşamlarına konserveleri açmak için
bir "savaş" vermeyeceklerdi.
Kot pantolonunun icadı
1850'lerde çadır bezi üreticisi olarak çalışan Levi Strauss akıl dolu bir gözlem sonucu yine akıl dolu bir fikir ortaya attı. Madenci ve petrol işçilerinin pantolonları yaptıkları işe dayanıklı ve uygun değildi. 2 Bunun üzerine Strauss birkaç çadır bezi parçasını dikerek işçilerin 2-3 kullanmadan sonra harap olan pantolonlarına bir çözüm getirmeyi denedi. İlk ürettiği pantolonlar o kadar rahat olmamasına rağmen inanılmaz dayanıklıydı. Sonra denim'i kullanmasıyla (denim, kumaş boyasıdır kumaş üzerindeki küçük lekecikleri gizlemek için kullanılır) pantolonlar daha kullanışlı, şık ve bir o kadar da dayanıklı duruma geldi. Böylelikle Amerika'da bir blue jean akımı başlamış oldu. İlk başta sadece madenci ve petrol işçileri tarafından kullanılan kot pantolonlar şimdi artık tüm insanlar tarafından yoğun bir biçimde kullanılmakta.
Kurşun kalemin icadı
1826 yılında
Masson,çelik kalem ucu yapan makineyi bulmuştur.O tarihten beri insanlar
kendilerine bin yıldan çok hizmet veren eski kaz tüylerini ve kamış kalemleri
bırakarak çelik kalem uçlarına dört elle sarıldılar.Atalarımızın kaz tüyü ve
kamış kalemle yazı yazdıklarını düşünmke gerçekten garibimize gider.Eskiden
Avrupa'nın resmi işyerlerinde sabahtan akşama kadar büyüklerinin kalemlerini
yontmak olan özel görevliler vardı.Bu,çok ustalık isteyen oldukça yorucu bir
işti.Tüyü yanlamasına kesmek,sivriltmek ve ortasından yarmak gerekirdi.Bu işi
yapmak,kurşun kalemini yontmaktan çok daha güçtür.
Bir sayfa yazdıktan sonra kurusun diye üzerine kum dökülürdü.Mektubun yazılıp
zarfa konmasının ardından kumlar zarfın içine dökülürdü.Dökülen kumların
hışırtısını duymak için zarfı sallamak yeterdi.Eskiden yazı avadanlığı hokka,kamış
kalemi ve rıhdanlıktan oluşuyordu.
Kurşun kalem,çelik kalem uçlarından daha eskidir.Eskiden kurşunlardan yapılmış
kalemlerle yazı yazıyorlardı.Jacques Conte adlı bir Fransız ,grafit tozu ile
lüleci toprağı karışımından ilk kurşun kalemini yaptı.Lüleci toprağı,kurşun
kalemini dayanıklı yampak için katılırdı.Baskı,altında incecik silindirler
haline getirilmiş grafit parçasına yerleştirilirdi.Bu tahta parçasının üzerine
aynı şekilde olujklu bir ikinci tahta parçası konulurdu.Bu iki parça birbirine
yapıştırılırdı.Bu tahta parçasının içinde altı tane grafit parçası
bulunurdu.Parçalar bıçkı makinesiyle altı parçaya bölününce de ortaya kurşun
kalem çıkmış olurdu.Bunları parlatmak ve bir kutuya yerleştirmekten başka
yapılcak bir şey kalmazıd geriye.
Lensin İcadı
Dünya
üzerindeki insanların %75'inde az ya da çok göz kusuru bulunuyor. Yazımızda
tarih öncesi devirlerden beri bu sorunla mücadele etmeye çalışan insanoğlunun
ilkel bir icat olan gözlükten kurtulma serüvenini bulacaksınız.
Gözlük takan bir kişinin en temelde mantık olarak iki temel beklentisi vardır.
Birincisi net görme, ikincisi de dışardan "net" görünme. İnsanlar gözlük
kullanmaya başladıklarından beri hep gözlükle nasıl göründüklerinden şikayet
etmişlerdir. Bu şikayet ve kaygılar sonunda lenslerin gelişimini etkileyerek
pahalı, acı verici bir merak olmaktan çıkarmış, yerini aldığı gözlük kadar
yaygın olmasını sağlamıştır.
Önce Lensleri biraz tanıtalım. Lensler normal gözlükle düzeltilebilen bütün göz
kusurlarında kullanılabilir. Tıpkı gözlük gibi göze gelen ışığı kırmak için göz
önüne yerleştirilir. Lensten gelen hatalar,gözde temiz ve net bir görüntü elde
etmek için lens tarafından oluşan hatalarla eşlenir. Gözlükte olduğu gibi,
lenste de " İki yanlış bir doğrudur " kuralı geçerli.
Sert Lensler
İlk lensler 1887' de İsviçreli doktor A.E. Fick tarafından yapıldı.
(Özellikle midesi hassas olanlar ve kan, göz gibi şeylere bakamayanlar çok
dikkatli olsunlar, çünkü bu buluş gerçekten ürkütücü)
Sert camdan yapılmış Fick'in lensleri bütün gözü kaplamak amacıyla gözküresinin
yuvarlağı üzerinde acı verici bir şekilde yerleştiriliyordu! Çünkü Fick'in bu
yuvarlağı ölçecek aleti yoktu ve her lens uzun bir deneme yanılma süresi sonunda
göze uygulanabiliyordu. Bundan başka göz geçirgen olmayan cam örtü nedeniyle
hava oksijeni ve gözyaşı kanallarından gözyaşını almamaktan ve sonuç olarak
çabucak kuruyordu. Bunun sonucunda kişi birkaç saatte bir lensini çıkararak
gözleri için solüsyon kullanmak zorunda kalıyordu.
Yarım yüzyıl sonra 1938'de oftalmologist Theodore Obrig, genellikle Plexiglass
veya Lusit olarak adlandırılan saydam bir madde metil metakritilat plastiğinden
ilk lensi yaptı. Obrig aynı zamanda lenslerin hızla uyumunu sağlayacak daha iyi
bir gözölçüm metodu buldu. Bununla birlikte onun lensleri de hala gözün hassas
dokusunu incitebiliyordu.
Bu rahatsızlığın yanında bir çift lensin pahalı olması cok az sayıda kişi
tarafından kullanılmasına olanak veriyordu. Lens zamanla film yıldızlarının
modellerinin ve atletlerinin ilgisini çekmeye başaldı.
1950' lerin başlarında şu anda kullanılan lenslere temelde çok benzeyen Cornea
lenslerinin ortaya çıkışı büyük olay oldu. Çapı 10mm az olan ve en fazla 20 mm 'nin
1/25'i kalınlığındaki bu tip lenslerin sadece kornea'yı kaplıyor, Yani
gözbebeğinin saydam dış tabakası ve çevresindeki renkli irisini örtüyordu. Bu
tip lensler ince bir gözyaşı tabakasında yüzebilecek kadar hafif olduklarından
göz yeterli oksijeni alabiliyor, dolayısıyla kişi bütün bir gün boyunca
çıkarmayabiliyordu.
Ancak bu lensler yine de sert oldukları için uzun süren kullanımlarda kornea'da
ciddi tahriş ve yaralanmalara yol açabiliyor, zaten günümüzde sert lens
kullanımı da yok. ( Burada sert lens olarak adlandırılan, şimdiki uzun süreli
kullanılan sert lens değildir )
Yumuşak Lensler
20 yıl sonra yumuşak lensler ortaya çıktı. Bu tip kontakt lensler göz şekline
tamamen uyabilen yumuşak bir madde ve suyu kolayca absorblayabilecen hidrofilik
plastikten yapılmışlardır.
Su oksijenin lenslerden geçirilmesinin sağlayarak gözün kurumasını önlemektedir.
Bununla birlikte lensin kurumaması için özen gösterilmelidir. Araştırmacılar
lenslerin su absorblama kapasitelerini yükseltecek şekilde geliştirdiler ve
böylece göze büyük bir rahatlık sağlandı. 1970'lerin ortalarında birkaç firma
haftalarca takılabilecek lensler ürettiklerini açıkladılar.
Uzun kullanımlı lensler olarak adlandırılan bu lenslerin sadece periyodik
temizlenmeler için çıkarılmaları gerekiyordu. Bu konuda en yeni buluş olan 2
odaklı lensler geleneksel 2 odağın ayrı lensler üzerinde eşleştirilecek şekilde
yerleştiriliyor. Lensin tepesi ile tabanı arasında bir ağrılık farkı bırakılarak
göze daima doğru bir şekilde durması sağlanıyor.
Lenslerin icadı ve gelişimi böyle, ancak ben de lens kullanan biri olarak birkaç
gün sonra lens takıp çıkarmanın son derece zahmetli bir iş olduğunu farkedip
kullanmayı bıraktım. Son çıkan lazer teknolojisi ile 5 dakikada yapılan göz
ameliyatları daha cazip geliyor insana. Sağlam gören göze dokunmak, ameliyat
ettirmek ne derece doğru o da ayrı bir tartışma konusu tabi ki..
Motorun icadı
İçten yanmalı motor ("içten patlamalı motor" da denir), ulaşım alanında neredeyse tekerleğin yol açtığı kadar büyük bir devrim yaratmış, ilk kez küçük ve randıman oranı nispeten yüksek bir motor kullanma olanağı, otomobilden uçağa kadar bir dizi taşıtın üretilmesini sağlamıştır. İçten yanmalı bir motorun içinde bir yakıtın tutulmasıyla enerji yaratılır. Yakıtın yanması "silindir" adı verilen bir boru içinde gerçekleşir. Yanma sırasında ortaya çıkan sıcak gazlar, bir pistonu silindir boyunca aşağı iter. Pistonun hareketi tekerlekleri döndürmek ya da makineleri çalıştırmak için gerekli enerjiyi üretir. Belçikalı mucit Etienne Lenoir (1822-1900) tarafından 1860'ta yapılan ilk kullanışlı içten yanmalı motor gazla çalışıyordu. Alman mühendis Nikolaus Otto (1832-1891), 1876'da daha gelişmiş bir motor yaptı. Pistonun dört hareketiyle yaratılan enerjiyle çalıştığı için "dört zamanlı" adı verilen bu motorun Gottlieb Daimler ve Karl Benz tarafından geliştirilmesi, 1885'te ilk otomobilin üretilmesine olanak sağladı
Optik icatlar
Optik bilimi ışık ışınlarının bir ortamdan başka bir ortama geçerken kırılması olgusuna dayanır. Çinliler daha İ.S. X. Yüzyılda, bükey yüzeyli cam parçalarının -yani merceklerin- ışığı nasıl kırdığını biliyorlardı. Avrupa'da XIII. Ve XIV. Yüzyıllarda merceklerin özellikleri görme bozukluklarını düzeltme amacıyla kullanılmaya başlandı ve gözlükler ortaya çıktı. Daha sonraları makyaj yapmada ve saç taramada yardımcı bir araç olarak kullanılmak için parlak metalden aynalar yapıldı. Ama çok küçük şeyleri büyütmeyi ve uzaktaki nesneleri daha belirgin bir görüş odağına getirmeyi sağlayan daha güçlü optik aletlerin yapımı, ancak XVII. yüzyılda gerçekleştirilebildi. Bu dönemin önemli gelişmeleri arasında yüzyılın başlarında ortaya çıkan teleskop ile 1650'ye doğru icat edilen mikroskop sayılabilir.
Papirüsün icadı
Bir kağıt
biçimi olan papirüsler,bir bitkiden elde ediliyordu.Nil kıyılarının bataklık
yerlerinde çıplak,uzun gövdeli ve tepesinde püsküllü olan yine garip görünüşlü
bir bitki idi papirüs.Mısırlılar tarafından bulunan papirüs,Mısır'a bereket
getirmekle kalmamış,aynı zamanda dünyaya açılmasında da bir kapı
olmuştur.Papirüs bir çok alanda Mısırlılara hizmet vermekteydi.Papirüs
kızartması ,şerbeti ve Papirüs saplarının örülmesinden oluşan kayık
gibi...Papirüs üzerine siyah ve kırmızı boya ile yazılıyordu.Kalem olarak da ucu
sivriltilmiş kamışlar kullanılıyordu.Her Mısır yazıcısı daima yanında bir kalem
kutusu ve bir su çanağı bulundururdu.Bu kalem kutularını bugün ancak müzelerde
görmek mümkündür.Mısırlı katipleri gösteren birçok resimler hala pirmadilerin
duvarlarındadır..Bunların çoğu yere oturmuş,sol elinde papirüs tomarı ve sağ
elinde kamış kalem bulunan birkaç gereçtir.
Papirüs saplarını ince ince.ama elden geldiği kadar geniş şeritler halinde
ayırırlar;sonra bu şeritleri sayfa meydana gelecek şekilde birbirlerine
yapıştırırlarmış.Bu iş için çamurlu Nil suyu ile ıslatılmış masaların üzerinde
yapılıyormuş.Bu çamur,kola yerini tutmaktaydı.Masa,suyun akmasını sağlayacak
şekilde eğik olarak durmaktaydı.Bir sıra şerit tamamlanınca,uçları kesilir;daha
önce yapılmış olan sıranın üzerine ve çaprazlamasına konulurmuş.Böylece liflerin
bir kısmı uzunluğuna,bir kısmı da genişliğine olan bir çeşit doku meydana
gelirdi.
Bir tomar yaprak sonra bir ağırlık altına baskıya konur ;sonra bu yapraklar
güneşte kurutulur, fildişi ya da hayvan kabuğu ile cilalanırdı. En iyi
papirüs,sapın tam ortasına yapılanıydı.Bunu genişliği de onüç parmak kadar bir
ölçüydü.Eski Mısırlılar bu çeşit papirüslere "kutsal" adını vermişlerdi.
Papirüsü Mısırlılardan satın alan Romalılar birinci cins papirüslere
İmparatorları August şerefine" August Papirüs" derlerdi.İkinci cins papirüslere
de "August'un karısı Livia şerefine "Livia Papirüsü" derlerdi.
En kötüsü "Tüccar Papirüsü" adını alırdı ve genişliği topu topu altı
parmaktı.Bunun üzerine yazı yazılmazdı.Paket yapmakta kullanılırdı.
En büyük papirüs fabrikası eski Mısır'ın İskenderiye'sinde bulunuyordu
Parşomenin icadı
Eski Mısır
Firavunlarından biri,Anadolu'ya papirüs vermeyi yasaklayınca, parşomenin
hikayesi ortaya çıktı.Anadolu'daki Bergama kitaplığının İskenderiye'ye rakip
olmasından rahatsız olan firavun ,papirüs gönderimini durdurdu.Buna karşılık
Bergama hükümdarı da yurdunun en usta adamlarının yanına çağırıp koyun yada keçi
derisinden papirüs'ün yerini tutacak ve yazı yazmaya uygun bir madde
hazırlamalarını buyrudu.
Yunanca "Pergament" adını taşıyan Parşomen,doğduğu kentin adını(PERGAMON) alarak
böyle icat olunmuştu.
Papirüsten üstünlüğü,kırılcak diye korkmadan kesilebilir ve katlanabilirdi.İlk
başta bu özelliği bilinmediği için papirüs gibi tomar halinde
kullanılıyordu.Ayrı ayrı yapraklardan dikilmiş kitap da bu özelliğin
anlaşılmasından sonra ortaya çıktı.
Yaş keçi,koyun ya da dana derileri yumuşasın diye önce suda bırakılırdı.Sonra da
bıçakla yağları kazınır ve küllü suya yatırılırdı.Bu durumdaki derilerin kılları
bıçakla kolayca sıyrılırdı.Giderek bu temizlenmiş deriler tebeşirle oğulur ve
sünger taşı ile parlatılırdı.Sonunda ince,sarımtırak ve her iki yanı süz ve
parlak bir deri ortaya çıkmış olurdu.
Parşomen ne kadar ince olursa o kadar değerli sayılırdı.Bütün bir tomarı bir
ceviz kabuğuna sığdıracak kadar ince parşomen yapmak sutalığını gösterenler de
çıktı elbet.İyi söz söylemekle tanınmış Romalı Ciceron "İlliadaé nı yirmi dört
şarkısının bütününü içine alan küçük bir parşomen tomarını gözleriyle görmüş
olduğunu anlatır.PArşomen bir eserin temize çekilmesi için kullanırdı.Ama
müscedder kitapçı dükkanına geldiğinde,bunlar papirüs tomarlarına kopya edilirdi
Pilin icadı
Günümüzden yaklaşık 2.000 yıl önce, eski Yunan bilgini Thales, bir kumaş parçasını fosil ağaç reçinesinden oluşmuş sarı bir kayaç türü olan kehribara sürterek, küçük elektrik kıvılcımları elde etmişti. Ama insanların bu gücü denetim altına alarak, düzenli bir elektrik akımı sağlayan pili üretmeyi başarmaları için aradan çok uzun bir zaman geçmesi gerekliydi. 1800'de Alessandro Volta (1745-1827), yaptığı ilk pile ilişkin ayrıntıları yayınladı. Volta pili belirli çözeltiler ile metal elektrotlar arasındaki kimyasal tepkimeden yararlanma yoluyla elektrik üretiyordu. John Frederick Daniell (1790-1845) gibi başka bilim adamları, elektrot yapımında farklı gereçler kullanarak Volta'nın tasarımını geliştirdiler. Günümüzün pilleri de aynı temel tasarıma dayanmakta, ama yapımlarında modern gereçler kullanılmaktadır
Plastiğin icadı
Plastikler kolayca çeşitli biçimler verilebilen gereçlerdir. Önceleri başka gereçlerin taklitlerini yapmada kullanmışlar, sonra kendilerine özgü yararlı özellikler taşıdıkları anlaşılmıştır. Plastikler uzun ve zincir biçimli moleküllerden oluşur; bu yapı "polimerleşme" adı verilen, küçük moleküllerin birbirine bağlanmasını sağlayan bir süreç sonunda ortaya çıkar. Plastiklerin özel nitelikleri de, bu uzun moleküllerden kaynaklanır. İlk plastik olan "parkesin", bitkilerin çoğunda bulunan ve zincir görünümlü bir molekül olan selülozdan yapılmış, bütünüyle yapay gereçten hazırlanmış ilk plastik olan bakalitse, 1909'da bulunmuştur. Kimyacılar 1920'li ve 1930'lu yıllarda petrolde bulunan maddelerden plastik türleri yapmanın çeşitli yollarını geliştirmişler, bu çabalar farklı ısı, elektrik, optik ve kalıba dökme özellikleri taşıyan bir dizi gerecin hazırlanmasını sağlamıştır. Günümüzde polietilen, naylon, akrilik gibi plastikler, yaygın biçimde kullanılmaktadır.
Radyonun icadı
Radyonun temelleri Guglielmo Marconi'nin Bologna yakınlarındaki evinin tavanarasında yaptığı deneylerle atıldı. Havadan mesaj göndermek için radyo dalgalarından yararlanma düşüncesine kapılan Marconi, uzak yerler arasında telsiz iletişimi olanaklı kılarak ve "ticari eğlence" yaşamını dönüşüme uğratarak dünyayı değiştirecek bir icat gerçekleştirdi. Marconi'nin kullandığı verici Heinrich Hertz tarafından geliştirilmiş bir elektrik kıvılcımı jeneratörüydü. Jeneratörün yaydığı radyo dalgaları, Fransız Edouard Branly'nin icat etmiş olduğu bir "alıcı" tarafından yakalanıyor, alıcı daha sonra radyo dalgalarını bir elektrik akımına dönüştürüyordu. Marconi, 1894'te oda içinde gönderilen radyo sinyalleriyle çalan bir elektrikli zil yapıp, sonraki sekiz yıl içinde Atlas okyanusu üstünden 4.800 km'yi aşan radyo mesajları göndermeyi başardı.
PENİSİLİN
Mucit: Alexander Fleming
Tarih: 1928
Kaza: Havada uçuşan bir küf...
St. Mary Hastanesi'nde danışman olarak çalışan ve Alexander Fleming'in hayatta
kalan tek meslektaşı, ünlü bilim adamının penisilini 1928 yılında bir rastlantı
sonucu bulduğunu anlatmıştı. Fleming bir deney üzerinde çalışırken, muhtemelen
laboratuvarın karşısındaki bardan uçup gelen bir küf mikroskoptaki lamın üzerine
konmuştu. O sırada Fleming, lam üzerinde zararlı bir bakteri türü olan
stafilokokları inceliyordu. Dikkatsiz bir bilim adamı bu küfü büyük olasılıkla
önünden uzaklaştırırdı, ama o, küfün bakteri üzerindeki etkisini görmek istedi.
Sonuç hayret vericiydi... Çünkü Fleming, "Penicilim notatum" isimli yeşil küfün
bulunduğu bölümdeki bakterilerin öldüğünü fark etmişti...
Daha sonra gerçekleştirilen testlerde, bu küfün diğer bakteriler üzerinde de
etkili olduğu ortaya çıktı. Tavşan, fare ve insanlar üzerinde yapılan testler
sonunda, açık bir yan etkisinin de olmadığı görüldü. Ne var ki Fleming, küften
sızan maddeyi bir türlü keşfedememişti.
Sonuç olarak 1939 yılında, Oxford'dan Howard Florey ve Ernst Chain bu maddeyi
ayrıştırmayı başardılar ve buna "penicilin" adını verdiler. Bu madde, öldürücü
bakteriyel hastalıklarla savaşabilen ilk antibiyotik olarak tarihe geçti.
Fleming ve diğer iki bilim adamı, 1945 yılında Nobel Ödülü aldılar... Çünkü,
milyonlarca insanın hayatını kurtaran bir buluş yapmışlardı...
FOTOĞRAF
Mucit: Louis-Jacques Daguerre
Tarih: 1838
Kaza: Dağınık laboratuvar dolabı...
Bu rastlantısal buluşun nedeni kırık bir termometre...
Louis Daguerre, karanlık odada, gümüş iyodür levhada açığa çıkan görüntüyü
sabitlemenin yollarını arıyordu. 1838 yılında bir gün, farklı kimyasal
maddelerin bulunduğu dolabına, daha sonra kullanmak ve temizlemek üzere bozuk
görüntülü bir film levhası koydu.
Bunu tekrar dışarı çıkardığında görüntü belirginleşmişti. Ancak Daguerre, bu
garipliğe hangi kimyasal maddenin neden olduğunu bilmiyordu.
Bunun üzerine levhaları yerleştirdi ve kimyasal maddeleri birer birer dışarı
çıkarttı. Dolabı boşaltmasına rağmen hala aradığı maddeyi bulamamıştı. Sonunda
dolabın raflarından birinde, kırılmış termometreden dökülmüş civayı fark etti...
Gümüşlü levha üzerine alınan görüntü (daguerreotype), modern fotoğrafçılığın
başlangıcı oldu... Yerini ancak on yıl sonra negatif ve, pozitif film sürecine
bıraktı.
Ses kaydının icadı
Tarihte ilk ses kaydı 1877'de Thomas Edison'un (1847-1931) geliştirdiği ve "konuşan makine" adını verdiği aygıtla gerçekleşti. "Fonograf" ya da daha yaygın olarak "gramofon" diye adlandırılan bu aygıt ses titreşimlerini, döner bir silindire sarılmış bir kalay folyoya izler halinde kaydediyordu. Edison makinesini denemek için önce ahizeye "Merhaba" diye seslenmiş, folyoyu bir diyaframa bağlı bir iğnenin altından geçirdiğinde, aynı sözcüğün yinelendiğini işitmişti. Bu mekanik-akustik kayıt yöntemi 1920'de elektrikli sistemlerin ortaya çıkmasına kadar sürdü. Bant kayıt sistemlerini geliştirmek içinse, magnetik ilkeleri kullanıldı. Bu sistemler, 1935'te magnetik plastik şeridin devreye girmesiyle, ardından da 1960'larda mikroelektroniğin kullanılmasıyla, büyük bir ticari başarı kazandı.
Sıfırın icadı
Sıfırın
teorik kullanımı esasında Big Bang'ten öncesine dayandığı söylesem yalan olmaz.
Yeni ufukların açılmasında çok büyük etkiler olan sıfır kimi zaman lanetli ,kimi
zaman ise vazgeçilmez bir rakam olarak kitaplarımızda yer almıştır.
Bir zamanlar şeytanın rakamı olarak suçlanmıştı.. Ardından barbarların icadı
olarak anıldı. 1299 Floransa tarihli bir kararnamade, İtalyan Floransa kambiyo
loncalarının, Arap rakamlarını , özellikle de " sıfır" ı kullanmayı
yasakladığını görüyoruz. Kararın altına da küçük bir not düşülmüş:" Bu çok
yaygın olmayan rakamın, Arap ülkeleri dışında kullanımı, ticarette çok büyük
kargaşaya yol açabilir...."
Ne varki ,Floransa kambiyo loncasının bu kararına karşılık, o tarihlerde kağıt
üzerinde hesap yapmaya başlayan Avrupalı Tüccarlar yoğun bir biçimde Araplar'dan
gelen sıfır rakamını kullandılar. Çünkü,, sıfır olmadan , sadece Romen
rakamlarıyla yazılı hesap yapmak hemen hemen olanaksızdı. Nitekim Avrupa'ya
sıfır oldukça geç bir tarhite gelmesine karşın, Antik Çağ'ın birçok
medeniyetinde sıfır kavramının varolduğu görülüyor. Örneğin Eski Mısır'da sıfır
yerine bir sembol kullanılyordu. Öte yandan, yine Mısırlılar'ın sıfırlı
rakamların varlığınan İÖ.2000 yıl önce haberdar oldukları kanıtlanmış. Eski
Mısırlılar ,10 rakamı U harfiyle, 100 rakamını C harfiyle ve 1000 rakamını da
lotus çiçeği şekliyle gösteriyorlardı.
Ancak, matematikteki en büyük devrim ,kuşkusuz sıfır rakamının devreye girmesi
ile değil ,rakamların yerleştirilmesinde pozisyon kavramının ortaya çıkmasaydı.
Örneğin , 249 rakamında 2 rakamı 100'ler hanesini oluşturuyordu, çünkü sağdan
itbaren üçüncü pozisyondaydu. 4 rakamın 10'lar hanesini olluşturuyordu, çünkü
sağdan itibaren ikinci sıradaydı. Bu "rakamların pozisyon sıralaması" sistemini
ilk uygulayanlar Babilliler oldu. Ancak , 60'lı bir sayısal sisteme sahiplerdi.
Şöyle ki, Babilliler için 32 rakamı şu işlemin karşılığıydı:
3x60+2
Oysa bugün bu rakamın karşılığının 3x10+2 olduğunu biliyoruz.
Babilliler "rakamların pozisyon" sistemini yararmışlardı ama "0" rakamı için
herhangi bir sembol kullanmıyorlardı. Sadece sıfır yerine , rakamın ortasında
bir boşluk bırakıyorlardı. Tabii, bu da 11 ile 101 gibi rakamları birbirinden
ayırtetmekte çok büyük güçlükler çıkarıyorlardı. Yüzlerce yıl sonra Babilli
tüccarlar, sıfır yerine birbirine paralel iki çizgiden oluşan bir sembol
geliştirmişlerdi. Bu sembol ilk kez, M.Ö. 300 yıllarında , Büyük İskender
döneminde kullanılmıştı.
Çok yararlı bir buluş olmasına rağmen, sıfır rakamı Antik Çağı'ın diğer
toplumlar tarafından hemen kabul edilmedi. Eski Yunanlılar sıfıra eşdeğer
saydıkları "yokluk" kavramının çok iyi bilincindeydiler. Ancak, bunubir rakam
biçiminde yorumlamak ihtiyacını duymuyorlardı.
Eski Yunan'ın mistik-felsefi düşüncesinde her rakamın belli bir değeri vardı ve
bu değerler sistemi içinde boşluğu anlatan sıfır rakamına yer yoktu.
Yunanlılar'a göre, erkek bir rakam olan 1 mantığı, dişi bir rakam olan 2 genel
düşünceyi, 3 rakamı genen uyumu ve 4 rakamı cezayı simgeliyordu. Sıfırı gibi
yeni bir rakam, bütük bu mistik-felsefi sistemi altüst etme tehlikesi taşıyordu.
Sıfır rakamı Çin'de 8. yüzyılda ortaya çıktı. Büyük olasıkla Hindistan'dan
gelmişti. Sıfırı tanıyan bir başka eski uygarlık da Mayalar'dı. Bu rakamı ,kendi
özel yazım biçimlerinde bir göz şeklinde çiziyorlardı. Ancak, Mayalar'ın neden 0
rakamıyla ilgilendikleri bugün hala bir bilmece... Çünkü, Maya hesap sistemi,
sıfırın kullanılmasını gerektirmeyen bir sistemdi. Maya hesap sisteminde birli
haneleri 10'lu haneler yerine 20'li haneler, onları da 100'lü haneler takip
ediyordu.
Sıfır rakamının bugünkü anlamda kullanımına ilk kez Hindistan'ta tanık olundu.
Hint yarımadaı'nda bu rakamın yer aldığı bilimsel metinlere ve hesaplamalara ilk
kez M.S 630 yılında rastlanıyor. Ancak, bu sistemin yaratıcısı ve kuadrik
eşitlikler üzerinde çalışan Hintli matematikçi Brahmagupta(598-670), rakamları
sıfıra bölme işlemini bir türlü çözümleyememişti. Ondan tam 1000 yıl sonra bir
başka Hinti matematikçi Bhaskara(Aslında Diophantine eşitliğine getirdiği
ikincil yorumuyla ünlenmişti)., bir rakamının "0" a bölümünün sonsuz olduğunu
söyledi. (a/0 = ~)Bunun tek istisnası, kesin bir sonuç olmayan sıfırın sıfıra
bölünmesiydi.(a/0 x 0 = a). Ve Bhaskara(1114-1185) ," sonsuz" u şöyle
tanımlıyordu:
"Hiçbir değişiklik göstermeyen bir miktar; bu miktara ekler ya da çıkarırsanız,
hiç bir değişiklik ortaya çıkmaz.. Yani Tanrı'nın sonsuzluğu gibi.."
Avrupalılar ise , o tarihlerde bu tip keşiflerden çok, ama çok uzaktılar.
Avrupa, ekonomik ihtiyaçlarla birlikte sıfır rakamını dışarıdan ithal etme
zorunda kaldı. Hintliler'den Araplar'a geçen sıfır rakamını ithal eden Avrupa, o
tarihlerde rakamın biçimi konusunda da bir tutarlılığa sahip değildi...
Bazı Avrupalı matematikçiler Arapların kullandığı noktayı tercih ederken,
diğerleri daire biçimini yeğliyordu. Sıfır rakamını ilk Avrupa'ya getiren
kişinin İtalyan Matematikçi Leonardo Pisana olduğu ileri sürülüyor. Tüccar
babası Bonnaccio ile birlikte uzun yıllar Doğu toplumlarını gezen Pisano, 1202
tarihinde yayınladığı " Liber abaci" isimli kitabında sıfır kullanarak yazılı
hesap yapmanın tekniklerini anlatıyordu. Pisano, Arapça "sıfır " kelimesine
benzer yeni bir sözcük aramış ve bir rüzgar adı olan" zephrum" u önermişti.
1202 tarihinden sonra Hint-Arap rakamlarının Avrupa'da hızla yükseldiği
gözleniyor. Ancak, iki yüzyıl daha, Arap rakamlarıyla Romen rakamları birlikte
varlıklarını sürdürdüler. Romen rakamlarının savunucularına "abaküscüler"
deniyordu. Bu grup, matematiksel işlemleri ısrarla abaküslerde yapmayı sürdüler.
Arap rakamlarını savunanlara ise "cebirciler " adı veriliyordu. Bu kelime de bu
alanda sayısız eserler veren ve ileride CircumSpice'ta yerini alacak Arap
matematikçi Muhammed El Harezmi'den geliyordu. İki taraf tam iki asır boyunca
her türlü silahı deneyerek birbirleriyle yarıştı. 13. yüzyılda şair Alessandro
di Villedieu, Hint-Arap rakamlarını savundu ve "Carmen'in Algoritması" adlı
şiirinde sıfır rakamını gözden geçirdi. Nitekim , bilimsel bir kavgada,
şairlerin tüccarların yanında yer almaya başlamasıyla birlikte zafer , kısa bir
zaman sonra Hint-Arap rakamlarının oldu.
Sıfırsız Geçen Ömür
Antik çağların tüccarları, hesap yaparken, gerçek anlamda bir piyano virtüözü
gibi hareket ediyorlardı. Parmakları " abaküs adı verilen aletin küçük halkaları
üzerinde hızlı bir biçimde gidip geliyordu. Böylece , rakamları tannımaya gerek
duymaksızın , toplama ve çarpma işlemlerini yapmak mümkün oluyordu. Daha sonra
abaküs ile yapılan işlemleri bir kağıda dökme ihtiyacı ortaya çıkınca " dizaynlı
abaküs" denilen karmaşık bir sisteme geçildi. Ortaya satranç tahtasını andıran
anımsatan bir görüntü bir görüntü çıkıyordu. Bu sistem , bugün bile bazı
ülkelerin geleneklerinde varlığını sürdürüyor. Örneğin İngiltere'de Hazine
Bakanlığı, bu işlemlerin yapıldığı satranç tahtasını anımsatan kumaş parçasından
hareketle "Satranç Tahtası Bakanlığı" olarak adlandırılıyor.
Sıfır, bir bölüm tarihçi ve bilim adamına göre , insanlık için çok büyük bir
keşif... Sıfır olmasaydı , bugünkü çağdaş matematik sistemine asla
ulaşılmayacaktı. Bir başka grup tarihçi ve bilimadamına göre ise " hiç de öyle
değil" . Bu grupta yer alanlar , binlerce yıl insanlığın onun yokluğunu
hissetmediğini söylüyorlar. Gerçekten de, geometrinin , aritmetiğin ve
astronominin temelleri sıfırın kullanımından çok önceleri atılmıştı.
Nitekim, sıfıra olan ihtiyaç, bugünde kullanılan yatay pozisyon sistemiyle
birlikte ortaya atılmıştı. bu sistemde, en sağdaki birinci rakam birler hanesini
,sonraki 10'lu haneler diye devam ediyor.
İşte bu noktada , boş kalan kısmı belirtmek için sıfıra olan ihtiyaç ortaya
çıktı. Batı geleneğinde sıfırın kullanımı Doğu toplumlarına oranda çok daha geç
yıllara rastlamaktaydı. Bunun en büyük nedeni tabii ki, Eski Yunanlıların
aritmetik yerine geometri ile ilgilenmesiydi. Çizgilerin ve pergelin egemen
olduğu bir alanda sıfıra olan ihtiyacın pek kendini hissettirmesi çok doğaldı.
.. Öte yandan, Eski Yunan'da aritmetik işlemleri oldukça ilkel ama pratik bir
yöntemle gerçekleştiriliyordu. Yunanlılar "calcoli"( hesap) adını verdikleri
küçük çakıl taşlarınyla toplama ve çıkarma yapıyorladı. Bu şekilde bir nevi
aritmetik işlemleri kolaylık arz ediyordu.
SIFIR'I "0" YAPANLAR
Bazı tarihçilere göre , sıfır rakamının biçimi, eski Yunanca "yokluk" anlamına
gelen "ouden" kelimesinin ilk harfi olan" omicron" harfinden geliyor. Ancak, bu
iddia pek geçerli değil. Çünkü, Antik Yunan'daki sıfır sembollerine baktığımız
zaman bunların" omicron" harfinden çok farklı olarak, desenlerle süslenmiş,
çember biçimindeki şekiller olduğunu görüyoruz. Sıfır rakamının bugünkü
şeklinin, büyük ölçüde , hintli matematikçilerin " bir rakamın yokluğu"
göstermek için kullandıkları nokta işaretinden geldiği tahmin ediliyor.
Sıfır rakamı farklı kültürlerde tarih boyunca çok farklı isimlerle anılmıştı.
Bugünkü bir çok Latin dilinin kökeninin oluşturan Sanskrit dilinde sıfırın
"gagana"(uzay), "sunya" (boşluk) ve "bindu "(nokta) sözcükleriyle"
adlandırıldığını görüyoruz. Antik Çağda Çinliler , sıfır rakamını "ling"
kelimesiyle çağırıyorlardı." Ling," yağmur yağdıktan sonra, herhangi bir
nesnenin üzerinde kalan küçük su parçasına verilen isimdi.
Bugün, bütün Batı dünyasında sıfırı anlatmak için kullanılan "zero" kelimesi
Arapça "sıfır " kelimesinden geliyor. Bu kelime Batı dillerinin kökenini
oluşturan Latince'ye önce bir rüzgar adı olan" zephyrum" ,daha sonra "zefiro" ve
son olarak "zero" adıyla yerleşti. 13. yüzyılda "zero" nun yanısıra bir başka
kelime daha üretilmişti: "Cifra"..
Bugün cifra kelimesi terkedilmiş durumda. Fakat, birçok Latin dilinde "cifra"
değersiz adam" ifadesinin karşılığı olarak hala kullanılıyor."
Silikon çipin icadı
İlk radyo ve televizyon alıcılarında, elektrik devrelerine yön vermek için lambalar kullanılıyordu. Bunlar büyük, kısa ömürlü ve pahalıya mal olduklarından, ABD'de Bell Telephone Laboratories adlı şirkette çalışan bilim adamları, 1947'de aynı işi görecek, ama daha küçük, daha ucuz ve daha güvenli olan transistörü icat ettiler. Uzay araçlarının ortaya çıkmasıyla, daha küçük parçalara gerek duyuldu ve 1960'ların sonuna doğru transistörler ile öbür elektronik parçaları, yalnızca 5 milimetrekare büyüklüğündeki silikon çiplerine sıkıştırma yolu bulundu. Çok geçmeden başka birçok alanda da kullanılmaya başlanan bu çipler, bulaşık makinesinden kameraya kadar birçok eşyada, eski mekanik kontrol düzeneklerinin yerini aldı. Bilgisayarlarda çok yer tutan elektronik devreler de yerini çiplere bıraktı. Eskiden bütün bir odayı kaplayan bilgisayar, bir masaya koyulacak bir kasanın içine yerleştirilebilecek duruma geldi ve oyunlardan devlet işlerini yürütmeye kadar, hemen her alanda bilgisayarların kullanılmaya başlamasıyla, bilgi teknolojisinde bir devrim sürecine girildi.
Sinemanın icadı
"Görüş algısının sürmesi" ya da "ağtabakası izlenimi" denen olgu ilk olarak 1824'te, İngiliz hekim P. M. Roget tarafından açıklandı. Roget bir nesnenin birbirine yakın ardışık konumlarını gösteren resimlerin hızla gözün önünden geçirilmesi sırasında, gözün bunları hareket eden tek bir nesne gibi gördüğünü belirledi. Bu yanılsamadan yararlanılarak bir dizi durgun görüntüyle hareketli bir görüntünün yaratılabileceğinin anlaşılması çok zaman almadı ve sonraki 10 yıl içinde, dünyanın her yanında bilim adamları, bunu sağlayacak çeşitli aygıtlar geliştirmeye koyuldular. Söz konusu makinelerin çoğu, garip yeniliklerin ya da oyuncakların ötesine geçemediyse de, slayt projektörlerinde kullanılan aydınlatma sistemlerinin kusursuzlaştırılmasıyla ve fotoğrafçılığın gelişmesiyle birlikte, sinema teknolojisinin ilerlemesine önemli katkıda bulundu. Halka açık ilk başarılı film gösterisi 1895'te Auguste ve Louis Lumiere adlı Fransız kardeşlerin geliştirdikleri sinematografla gerçekleştirildi. Görüntüleri bir selüloyit şeridine kaydeden sinematograf, hem kamera, hem de gösterici aygıt işlevi görmekteydi.
Şansız mucitler
Bu gün tüm
dünyanın tanıdığı,kullandığı eşyaların,markaların gerçek mucidi onlar.Ama
onların bir başka özelliği fikirleriyle başkalarını zengin etmeleri.Müthiş
buluşlara imza atan bu insanlar ne yazıkki buluşlarından zengin olma fırsatını
geri teptiler.Ya yanlış sözleşmeler yaptılar;ya da başkalarının uyanıklığı
yüzünden treni kaçırdılar.
Mc Donalds’ı Sudan Ucuza Sattılar:Richard ve Mourice kardeşler McDonalds
Amerikan fast-food’unun yaratıcısı olan iki ünlü.Onların ismini taşıyan
dükkanlarda bugün 36 milyar dolar ciro yapılıyor.İki kardeş firmalarını 1961’de
bu günün rakamlarına göre 2.7 milyon dolara satmışlardır.
NIKE’ın Logosunu 35 Dolara Çizdi:Bu gün 47 yaşında olan Carolyn Davidson 1971
yılında öğrenciyken okul masraflarını karşılayabilmek için küçük bir grafik
ajansında çalışıyordu.Patronu”Yeni bir spor ayakkabısı için logoya ihtiyaç var”
diyerek işi ona verdi.35 dolar maaşla çalışan Davidson’un logosunu yarattığı
Nike milyarlarca ciro yapıyor.Bunda logonun çok büyük katkısı var.
Trilyonlar Eden Smiley’den 45 Dolar Aldı:Grafiker Harvey Ball bugün 65
yaşında.1963 yılında bir sigorta şirketi için sevimli bir marka
yaratacaktı.Karısını gülümseyişinden esinlenerek Harvey bugün herkesin
gülümseyen yüz olarak bildiği Smily’i “Yeni gülümseyen çizgi surat”’yarattı.Ball
bütün hakkını 45 dolara sattı. Bu eserden bugün başkaları milyonlarca dolar
kazanıyor.
Poşetçay’ı Buldu 450 Marka Sattı:Bugün 81 yaşında olan İskoçyalı Sandy Fowler
1945 yılında Seylan’da bulunuyordu.Çayı çok seven Fowler çay yapraklarının
ağzına gelmesinden rahatsız olunca küçük kesecik dikti ve içineçay yaprakları
doldurdu.Böylece poşet çayı yaratan Fawler patenti 450 marka sattı.Bugün ise
yılda 4 milyar adet poşet çay üretiliyor.
Rolling Stones’un Davulcusu Olacaktı;Sandwich Satıyor:Carlo Little bugün 60
yaşında.60’lı yıllarda Londra’nın en ünlü davulcusuydu.Mick Jagger onu gruba
almak istiyordu.Ama Little “Geleceğiniz yok” diye Jagger’ın teklifini
reddediyor.Bugün Rolling Stones dünya çapında milyarlar kazanan ünlü bir grup
Carlo Little ise Wembley stadında Sandwicci.
Kalaşnikof’u Yaptı 140 Marka Talim Ediyor:Asker Mihail Kalaşnikof 1947 yılında
mükemmel bir silah yaptı. Kendi adını taşıyan bu silah bugün bir sanayi kolu
durumunda.Fabrikaların 70 milyon adet ürettiği kalaşnikoftan Trilyonlar
kazanıldı.Mucit Mihail ise sadece 140 Mark maaşla yetiniyor.
Tetrisin Patentini Bir İmzaya Verdi:Yıl 1985 yer Moskova.29 yaşındaki Vodim
Gerasimov çok basit bir bilgisayar oyunu geliştirdi.Bugün bütün dünyada salgın
hastalık gibi yaygın olan Tetris basit ama dahice bir buluştu.Vodim oyunun
haklarını karşılıksız tek imza karşılığı verdi.Tetris ise bugüne kadar 50 milyon
adet satıldı.
Efsane Fotoğrafı Çekti Hava Aldı:Alberto Diaz Gutierres “Che Guaverra’nın
dünyaca ünlü fotoğrafını çeken fotoğrafçı.Ancak Gutierres’in bu fotoğrafı
yayınlaması yasaktı.Birgün uyanık bir İtalyan Giangiacama Feltrinel ortaya çıktı
ve fotoğrafın tüm haklarını aldı.Feltrinell “Che” posterleri ve fotoğraflarıyla
milyonlarca dolar kazandı.
Tekerleğin icadı
Tekerlek belki de bütün çağların en önemli mekanik icadıdır: Makinelerin çoğunda, saatlerde, yeldeğirmenlerinde ve buhar makinelerinde, ayrıca otomobil ve bisiklet gibi taşıtlarda tekerlekler ve tekerlek ilkesine dayanan çarklar vardır. İlk tekerlek günümüzde Irak'ın kuzey kesimini içine alan Mezopotamya'da, günümüzden yaklaşık 5.000 yıl önce ortaya çıktı. Çömlekçilerin kil toprağı işlemede yardımcı bir araç olarak kullandıkları tekerleğin aynı dönemde arabalara takılması, ulaşımda köklü bir dönüşümün yolunu açtı ve ağır gereçler ile büyük eşyaların daha kolay taşınmasını sağladı. Bu ilk tekerlekler, tekparçaydılar ve tahta kalaslardan dilim olarak kesilmiş parçaların birbirine tutturulmasıyla yapılıyorlardı. İspitli (parmaklı) tekerleklerse, İ.Ö. 2000 dolaylarında ortaya çıktı ve daha hafif oldukları için, özellikle savaş arabalarında kullanıldı. Tekerleğin daha hızlı dönmesini sağlayan göbek takımlarıysa, İ.Ö. 100 dolaylarında geliştirildi.
Telefonun İcadı
Edinburg doğumlu Alexsander Graham Bell, Amerikan yurttaşlığına geçmişti ve sağır bir kıza aşıktı. Sağırlara nasıl yardımcı olabileceğini düşünüyordu. Boston Üniversitesi'nde ses fizyolojisi profesörü iken sesleri mekanik olarak yeniden üretme fikri kafasını sürekli meşgul ediyordu.
Ses dalgaları, elektrik akımına dönüştürülebilirse, o zaman elektrik akımının da bir devrenin öteki ucunda yeniden sese dönüşürülebileceğini düşünüyordu. 1876 yılıydı. Bir gün sesi taşımak üzere tasarladığı bir araçla deney yaparken, pilin asiti pantolonuna döküldü. Asistanı Thomas Watson'dan, Watson'ın binanın başka bir tarafında olduğunu bilmeden yardım istedi.
Bundan sonra neler olduğunu laboratuvar notlarında şöyle anlatır: "Ağızlıktan şu tümceyi söylemiştim: 'Bay Watson, buraya gelin. Sizi görmek istiyorum.' Şaşılacak bir şey, ama geldi ve söylediklerimi duyup anladığını söyledi. O'ndan sözlerimi yinelemisini istedim. Harfi harfine yineledi. Sonra yer değiştirdik Watson, kitabın birinden ağızlığa birkaç bölüm okurken alıcıdan dinledim. Çıkan seslerin alıcıdan geldiğine hiç kuşku yoktu. Duyulan ses yüksek, ama anlaşılmaz ve boğuktu. Ne söylendiğini çıkaramadım, ama rastgele bazı sözcükler çok açıktı; en sonunda da çok açık ve anlaşılır biçimde "Bay Bell, söylediklerimi anladınız mı" tümcesi duyuldu.
Bell, bir yıl sonra telefonun patentini aldı. Birkaç ay sonra Bağımsızlık Bildirgesi’nin yayımlanışının 100. yıl kutlamalarının en coşkulu günleriydi. Konuk Brezilya İmparatoru 2.Pedro, "Bu konuşuyor" diye haykırarak onu bütün dünyaya duyurdu.
Telefon bulunduğu sıralarda, Amerikalı bir belediye başkanı "Bir gün her kentte bir tane olacak" dediğinde cüretkar bir öngörü sayıldı. İngiltere’de de Postane Başmühendisi Sir William Preece, bir halk komitesinde, "Amerikalıların telefona ihtiyaçları var, ama bizim yok. Bizim elimizde bir yığın haberci çocuk var" dedi.
Arthur C. Clarke, yirminci yüzyılın sonlarından önce dünyadaki her köyde değil, her evde bir telefon olacağını daha o günden tahmin etmişti.
Thomas Edison, telefonu geliştirdi, gramofonun habercisi olan fonografı buldu. Joe Nickell, bu şeyin kolay kabul görmediğini şöyle anlatır: "1878'de, Fransız Bilimler Akademisi’nin üyeleri Du Moncel’in, Thomas Edison’un son buluşu ile ilgili olarak gerçekleştireceği bir gösteriye tanıklık etmek için toplanmışlardı. Toplantıya ünlü fizikçi Jean Bouilland da katılmıştı. Küçük, ilkel fonograf konuşmaya başladığı sırada (Du Moncel’in biraz önce söylediği sözleri yanlışsız yinelerken) 82 yaşındaki Bouilland, fizikçinin üzerine atılıp boğazına sarıldı.
"Seni sefil!" diye bağırdı."Bir vantroluğun hileleriyle bize aldatmak istemeye nasıl cüret edersin! "Bouilland, bir tek insanların konuşabildiğini, makinelerin konuşamayacağını "kavramış" biriydi!"
Maxwel’in konuyla ilgili makalesi aslında 1865 yılında yayınlanmıştı.
Maxwel'in Elektromanyetik Dalga Kuramı, büyük bir düşünsel başarıydı ama bazı İngiliz ve Avrupalı bilim adamlarının fazlaca ilgisini çekmemişti. Makalesinin yayınlanışından tam 23 yıl sonra 1887 yılında Alman fizikçi Heinrich Hertz (1857-1894), elektromanyetik dalgaların varlığını denel olarak kanıtladı.
Hertz, bunu başarabilmek için, dalgaları yayan bir verici ve bir alıcı yapmıştı. Böylelikle dalgaların iddia edildiği gibi hareket ettiklerini kanıtlayabilecekti; ama o zamanların iyi donanımlı laboratuvarlarının çoğunda bulunabilecek basit elektrikli teçhizatı kullanmıştı.
Hertz'in vericisi, aküyle çalışan bir endüksiyon bobiniydi; yani günümüz otomobillerinde bulunan ateşleme bobinine (kontakt) benzeyen ve ayarlanabilir bir kıvılcım boşluğu bulunan bir kıvılcım veya endüksiyon bobiniydi. Ayrıca vericinin üzerinde çift kutuplu anten olarak işlev gören iki tane düz metal plaka bulunuyordu.
Hertz'in alıcısı küçük bir boşlukla ayrılmış bir tel devreydi. Vericilerin boşluğundaki salınım yükü, Uzay'da ışıyan elektromanyetik dalgalar, alıcıya ulaşırken, telde bulunan sabit elektronların hareket etmesine ve devredeki boşlukta bir kıvılcımın oluşmasına neden oluyordu.
Sonuçta, Hertz'in laboratuvarında kıvılcımlı telsiz telgraf sistemi doğmuş oldu. Üzerinde yapılacak önemsiz değişikliklerle Hertz'in cihazı, kodlu mesajlar gönderebilecek bir biçime dönüştürülebilrdi. Ama ne var ki Hertz, iletişim teknolojisiyle ilgilenmiyordu.
Sonuçta o, Maxwell'in kuramsal çalışmasının önemli bir kısmını deneylerle doğrulayan bir bilim adamıydı. Hertz'in yaptığı deneyleri açıklayan popüler, çağdaş yorumlar, bu deneylerin olası pratik kullanımlarından söz ediliyordu; ama Hertz, araştırmasının bu yönüne ilişkin olarak hiçbir yorumda bulunmadı.
Bu sıralarda İngiltere’de Sir Oliver Lodge (1851-1940) da benzer çalışmalar yapıyordu. Bu çalışmaların aksayan yanları bulunmasına karşın, Hertz, telsiz dalgalarının, telgrafın keşfinde ilk adımları yansıtır.
Hertz ve Lodge, verici ve alıcı cihazları belirli bilmsel ilkeleri kanıtlamak amacıyla yapmışlardı; ama yine de Lodge, Alman meslektaşına kıyasla, teknolojik sorunlarla daha fazla ilgileniyordu. Sözgelimi, elektrik dalgaları üzerine yaptığı araştırma, fırtınalı havalar sırasında yeterli koruma sağlayamayan yıldırımsavarların gelişkin hale getirilmesine yönelik bir araştırmadan türemişti.
Uygulamaya yönelik ilgisine ve elektromanyetik ışıma hakkındaki üstün bilgisine rağmen Lodge, telsiz telgraf düşüncesine ilk yönelenlerden birisi olamadı.
1892 yılında bir başka İngiliz fizikçi (tabi ki o da bir Sir), Sir William Crookes, popüler bir bilim dergisinde, Hertz'in keşfettiği dalgaların mucizelerini öven bir makale yazmıştı. Crookes'in kehanetlerine göre bu dalgalar, gelecekte hava koşullarının kontrol edilmesini, daha iyi ürünler yetiştirilmesini, aktarım telleri kullanmaksızın evlerin aydınlatılmasını sağlayacaktı; o sıralarda ise tellere, direklere, kablolara veya pahalı aletlere gerek duymayan bir telgraf sisteminin yaratılmasında kullanılabilirlerdi.
Tarihçi Hugh G.J.Aitken ise, 1892 yılının telsizle iletişimin gelişiminde bir sınır çizdiğine inanıyor. Önceleri, elektromanyetik dalgalar üzerine yapılan deneyler, Maxwell Kuramı'nı geçerli kılma amacını güdüyordu. Ama 1892 yılından sonra deney yapan kişiler, sinyal gönderme sistemlerine, yeni cihazların geliştirilmesine veya icat edilmesine ve bilimsel makaleler yerine, patent başvuruları gerektiren ticari gelişmelere yöneldiler.
Lodge, 1894 yılında İngiliz Bilim Geliştirme Derneği'nin yıllık toplantısında, icat ettiği vericiyi tanıttı. Yaklaşık 55 metrelik bir uzaklığa, mors alfabesiyle sinyaller gönderdi ve telsiz telgrafın sunacağı olanakları anlattı. O sıralarda Lodge, telsizle iletişim konusunda bilimsel ve teknolojik gelişmeleri yakından takip ediyordu ve bu alandaki bilgisi oldukça fazlaydı.
Bunun yanısıra, bu konunun gelecekte çok büyük bir etkiye sahip olacak yönleri üzerinde de çalışmalarda bulunuyordu ki bunlar arasında en önemlisi 'seçici akort' tu. Bu buluş, telsizle iletişimden yararlanan kişilerin daha düşük frekanslarda haberleşmelerini sağlayacak ve böylelikle başka sinyallerin araya girmesini engelleyecekti.
Maxwell, 19. yüzyılın büyük öncülerinden biridir. Bir gazın sıcaklığının o gazın molekülleriyle ilişkisini açıkladı ve "gazların kinetik kuramı" nın oluşmasında belirleyici rol oynadı. Aynı matemaktiksel hünerini, elektrik ve manyetizma olayları arasındaki ilişkiyi açıklayan denklemleri kurarken de kullandı. O, gerçek bir araştırmacıydı. Mekanik ve astronomi ile de ilgilendi. 1861 yılında renkli fotoğrafı ilk olarak o çekti.
Tıp icatları
Tarih boyunca bütün toplumlarda, çok farklı biçimlerde de olsa hekimlik uygulanmıştır. İlk insanlar hastalıkları iyileştirmek için şifalı bitkilerden yararlanmışlar ve tarihöncesinden kalma kafataslarında büyük bir olasılıkla "trepan" adı verilen yuvarlak cerrah testeresiyle açılmış delikler görülmüştür (eski Yunanlılar bu ameliyata, ağır kafa yaralanmalarından sonra, beyin üstündeki basıncı hafifletmek amacıyla başvururlardı). Ayrıca Çinliler çok eski dönemden başlayarak, ağrıları dindirmek için ya da bir organla ilgili hastalık belirtilerini ortadan kaldırmak için bedenin belirli noktalarına iğneler saplamaya dayanan "akapunktur" adlı tekniği uygulamışlardır. Eski cerrahların kullandıkları araçlar, sözgelimi küçük bıçaklar, pensler, çeşitli kancalar, testereler organ kesmeye ya da diş çekmeye yarayan öbür aletler, XIX. Yüzyılın büyük bir bölümünü de içine alan uzun bir süre boyunca çok az değişikliğe uğramıştır. Hastalıkların nedenlerini belirlemek için kullanılan ilk aletler de, Avrupa'da Rönesans döneminde, Leonardo da Vinci ve Andreas Vesalius gibi bilginlerin çığır açıcı anatomi çalışmalarının ardından ortaya çıkmıştır. Tıp biliminde XIX. Yüzyılda büyük bir gelişme gerçekleştirilmiş, stetoskoptan dişçi delgisine kadar, günümüzde tıp ve diş hekimliğinde hala kullanılan donanımların birçoğu bu dönemde geliştirilmiştir.
UÇAĞIN İCADI VE WRİGHT KARDEŞLER
İnsanoğlunun uçma hevesi, insanlık tarihi kadar eskidir. Buna
rağmen uçaklar ve çeşitli hava araçları 2 yüzyıldır havada...
Modern teknolojinin gelişmesinden önce insan bu eski isteğini yerine
getirebilmek için kuşları taklit ederek sonuca varmaya çalışıyordu. Kanatlı
araçlar, kanat takan insanlar vs.. tarihte sık rastlanılan olaylardan
bazılarıdır.
Yapılan ilk kanatlı alete "Ornithopter" adı verilmiştir. Basit bir ornithopter
ağır, hantal, tekerlekli ve kanatları olan bir araçtı. Zarif değildi. Estetik
bakımından birçok problemi vardı. Ağır olması yerden kalkmasını zorlaştırıyordu.
Bu problemlerle sağlıklı bir şekilde uçmak imkansızdı. Uçmak için daha değişik
yolları düşünmeyen başlayan insanlar daha "hafif" bir çözüm buldular. Balon...
Teoride herşey tamamdı. Balonun içindeki gaz, havadan daha hafif olacağı için
uçuş gerçekleşebilecekti. Ancak çıkacak bir rüzgarın bu "hafif" balonu nereye
götüreceği belli değildi. Aynı şekilde nasıl ineceği de ayrı bir tartışma
konusuydu. İnsanoğlu her seferinde olduğu gibi yine hayalkırıklığı içindeydi. Bu
işle uğraşan insanlar sadece kuşları seyrederek yetineceklerdi anlaşılan....
Wright Kardeşler Sahneye çıkıyor.....
Ohio, Daytonlu iki bisiklet ustası olan Wilbur ve Orville Wright, 1899'da
kuşların nasıl uçtukları hakkında kendilerine ipucu verebilecek herşeyi sistemli
bir şekilde incelemeye başladılar. Bilimsel eserlerde ve eski insanların
deneyimleri arasında kendi işlerine yarayacak hiçbirşey olmadığını kısa sürede
anlayan Wright kardeşler sadece Berlin yakınlarındaki bir tepe üstünden planörle
uçuş denemeleri yapan ve bu konuda çok dikkatli notlar tutan Alman mühendisi
Otto Lilienthal'in çalışmaları vardı.
Lilienthal kuşların uçmalarını çok yakından incelediği için planörünün bir kuşu
andırmasına fazla şaşmamak gerekir. Fakat o içlerinde ünlü ressam ve geçtiğimiz
aylarda CircumSpice'ta hayatını okuduğunuz Leonardo Da Vinci'nin de olduğu
birçoklarını cezbeden tuzağa, yani kuş uçuşunu temsil eden kanat çırpma olayının
cazibesine kapılmadı. Lilienthal uçabilecek bir uçağın havayla temas halinde
olan sabit bir kanadı olması gerektiğini gösterdi. Kararlı bir uçuşu
gerçekleştirebilmek için gerekli kontrol sadece onun söylediği böyle bir kanat
tarafından sağlanabilirdi ve bu konuda Wright kardeşler de onunla uyuşuyordu.
Wilgur ve Orville Wright bilimsel öğrenim görmemişler liseden daha yüksek bir
okuldan da ayrı gitmemişlerdi. Fakat uçma alanındaki çalışmalarını ilerlettirken
kendi bilimsel yönlerini de model uçaklar, uçurtmalar, insan taşıyan planörler
ile yaptıkları yüzlerce deney sayesinde bu konuda bilimsel bir eser hazırlayacak
kadar ilerlettiler. Hatta hazırladıkları 200'den çok farklı tipteki kanatları
denemek için bir rüzgar tüneli dahi yaptılar. Wright kardeşlerin 17 Aralık
1903'te Orville'in kontrolünde havalanan ilk uçağı aerodinamik ses teorisine
bağlı kalınarak yapılmıştı. Otto Lillienthal ve Wright Kardeşler uçak dizaynı
kurumunu kurdular. Bundan sonraki her şey hava içinden geçişi ile uçapğın
havalanmasını sağlayan sabit kanat doktrininin bir devamıydı. Fakat kanat
kontrol edilemiyordu. Wright kardeşler, iyi bir uçak dizaynınnda kanadın ani
esen şiddetli rüzgarların zararlı etkisiyle sert havanın aşağı ve yukarı çekici
etkisine karşın pilotun düzeltmesiyle kanadın daha uygun bir vaziyet almasını
sağlayan bir mekanizma bulunması gerektiğini anladılar. Kuşları gözleyerek sert
havalarda uçuş düzeylerini korumak için kanat uçlarını nasıl büktüklerini not
aldılar. Kanat bükmeyi planörlerinin kanatlarının uçaklarını bir mekanizma
yardımıyla eğerek taklit ettiler. Deneylerinden bunun işe yarayacağını tahmin
etmişlerdir. Gerçekten de işe yaramıştır. Kanat eğmenin uçuş aerodinamiğini
nasıl etkilediğini doğru bir şekilde tahmin ettiler ve anladılar. Wright
Kardeşler artık uçabilen bir uçak yaratmışlardı. Yeni görevleri ise onu nasıl
uçuracaklarını öğrenmekti. Bunu onlara gösterebilecek ne bir kitap ne de bir
öğretmen vardı. Fakat nasıl dizayn yapılacağını öğrendikleri gibi bunu da
öğrendiler.Yavaş yavaş ve metotlu bir şekilde uçakla dönüş yapabileceklerinden
çok zaman önce emin olmuşlardı. Daha ilk denemelerinde uçak tam bir daire
dönüşünü kolaylıkla tamamlayarak havalandıkları noktanın yanına indi. Uçak
dizaynını diğerleri Wright kardeşlerinin seviyesine gelinceye kadar bir süre
olduğu yerde saydı. Pilotun kanadın üzerine yatık bir şekilde yatık bir şekilde
durmaktan kurtarıp oturmasını sağlayacak bir yer yapılması gibi zorunlu bir
takım şeyler gerekiyordu. Wright kardeşler pilotun oturabildiği bir uçak dizaynı
hazırladılar. Ayrıca bir de iniş takımı yaparak kendilerini ilk uçuşlarında
yanlarında taşıdıkları tekerlekli kriko ve monoraydan kurtardılar
Bu arada 1909'de Manş Denizini ilk defa uçarak geçen Fransız Louis Bleriot, 1.
Dünya savaşının en başarılı avcı uçağını ve savaş sonrasını ulaştırma işlerinde
büyük üstünlük sağlayan 3 motorlu uçağını yapan Hollandalı Anthony Fokler ,Glenn
Curtiss ve Glenn Martin gibi diğer tasarımcılar olarak belirmeye başladılar. Bu
kişilerin düşüncelerinin yeni ve çekici endüstri dalına girmesiyle uçak dizaynı
değişmeye ve yerine oturmaya başladı.
Dünya giderek küçülüyor, ve bu küçülmeyi sağlayan büyük etmenlerden biri uçağın
icadı. Artık lüks olmaktan çıkan uçaklar, ulaşımın demirbaşlarından olmaya
başladılar. Gelişen teknoloji ve sosyal imkanlar sayesinde, gelecekte bir gün
her şehrimizde bir hava alanı olduğunu düşünmek hayal gücümüzün değil gerçeğin
eseri olacağa benziyor. Teşekkürler Wright Kardeşler!....
yerölüçümünün icadı
İnsanların tekneyle daha çok yolculuk etmeye başlamalarıyla birlikte, gemicilikle ilgili seyir becerilerinin önemi arttı. Gemi yolculukları büyük bir olasılıkla günümüzden 5.000 yıl kadar önce, Mısırlıların ve Babillilerin ticaret etkinliklerine bağlı olarak Nil ve Fırat ırmaklarında başladı. Mısırlılar ayrıca, piramitler gibi büyük yapıların yaratılmasında temel önem taşıyan yerölçümünün gelişmesine de öncülük ettiler (seyir ve yerölçüm, birbirleriyle ilişkili alanlardır; çünkü her ikisi de açıların ölçülmesiyle ve uzaklıkların hesaplanmasıyla uğraşır). İ.Ö. 500'e doğru önce eski Yunanlılar, sonra da Araplar ve Hintliler gökbilimin, geometrinin ve trigonometrinin temellerini atarak, usturlab, pusula gibi ilgili aletleri yaptılar. Gök cisimlerinin hareketlerinin ve açılar ile uzaklıklar arasındaki ilişkinin anlaşılması sayesinde, Ortaçağ'da gemiciler, karadaki işaret noktalarına başvurmaya gerek kalmaksızın, denizde yollarını bulmalarını sağlayacak bir enlem ve boylam sistemi yaratmayı başardılar. Romalıların düzgün işleyen yerölçüm aletlerinin yaygın biçimde kullanılmasına öncülük etmesinden sonra, Rönesans mimarları da bunlara, en önemli yerölçüm aleti olan teodoliti eklediler.
Zamanın icadı
Zamanı öğrenmek, insanların toprağı ekip biçmeye başlamalarıyla önem kazandı. Ama zamanı daha doğru belirlemeye yönelik ilk adım, günümüzden 3.000 yıl kadar önce, eski Mısırlı gökbilimcilerin Güneş'in gökyüzündeki düzenli hareketinden yararlanarak geliştirdikleri sistemle atıldı. Mısırlıların "gölge saati", bir tür güneş kadranıydı ve işaretli yerlere düşen gölgenin konumuna göre zamanı gösteriyordu. Zamanı belirlemeyi sağlayan öbür ilkel düzeneklerse, bir mumun düzenli yanışına ya da suyun küçük bir delikten akışına dayanıyordu. İlk mekanik saatler, bir kadran çevresinde bir kolun dönmesini düzenleyen metal bir çubuğun düzenli salınımından yararlanma ilkesine göre çalışırken, daha sonraları ileri geri giden sarkaçlar kullanılmaya başlandı. Eşapman denen bir düzenek, bu düzenli hareketin, kolları ilerleten dişli çarklara iletilmesini sağlıyordu.
Zeplinin icadı
Havadan daha
hafif bir gazla doldurulmuş olan, motoru, dümeni ve yolcu kabiniyle ülkemizde de
gittikçe artan 1. Dünya Savaşının ve havayolu taşımacılığına damgasını vuran
zeplinlerin icat öyküsü kendisi kadar büyüktür.
1930'lara kadar , hava gemisi adıyla da bilinen zeplinlerin uçaklara rakip
olduğu düşünülmekteydi. Atlas Okyanusu'nu aşan zeplinler yolcuları çok rahat
koşullarda taşıyordu. Ama yapım giderlerinin yüksek, hızlarının düşük olması ve
hava koşullarından etkilenmemesi nedeniyle zeplinlerin yapımı zamanla terk
edildi. Son yıllarda ilginin yeniden canlanmasına karşın, 1930'lardan bu yana
çok az zeplin yapılmıştı. Yapımında moderne teknolojinin kullanılması ve yanıcı
olmayan helyum gazının doldurulması zeplinleri günümüzde daha güvenli duruma
getirmişti.
19. yüzyıl boyunca insanlar havaya yükselmek için balonlardan yararlandılar. İlk
zeplin modellerinin hava ulaşımının tek yolunun bu olduğu düşünülürdü.
Zeplinleri yapısında alüminyum kirişlerden yapılmış hafif bir iskelet vardı. Gaz
geçirmeme özelliği olmayan bir dokumayla kaplanan bu iskeletin içinde, içleri
gazla dolu çok sayıda balon bulunurdu. Zeplinin yükselmesini bu balonlar
sağlardı. Bu tür bazı güdümlü balonlar olarak bilinen, her biri ayrı ayrı
doldurup boşaltılabilen 12 ya da 16 balon vardı. Dümenler güdümlü balonun arka
bölümünde olur, motorlarda genellikle ayrı bir kabinde yer alırdı. Bu tür
güdümlü balonlar türleri yani zeplinler balon gazla dolu olsa da olmasa da
biçimi değişmezdi. Bunlarda kullanılan gazlar, genellikle hidrojen ve helyumdu.
Hidrojen doğadaki en hafif gaz olmakla birlikte , çok yanıcı olduğu için büyük
kazalara neden oluyordu. Helyum hidrojen kadar hafif değil ama yanıcı olmadığı
için kullanılması daha güvenliydi.
Yaşamı değiştiren buluşlar
Forbes dergisi, son 85 yılda yaşamı değiştiren 85 buluşun listesini yayımladı.
Listede TV'den naylona, internetten fotokopiye kadar pek çok buluş var. Dergi,
ayrıca gelecek 85 yıl içinde yaşamı değiştirmesi beklenen yapay organlar, yeni
ilaçlar, bilgisayar oyunları vs. gibi buluşlarla ilgili bazı ipuçlarına da yer
verdi.
İşte Forbes dergisine göre, son 85 yılda hayatımızı değiştiren 85 buluş:
1)Lastik ayakkabı-1917
2)İzotopların ölçümü-1918
3)Benzine konan tetraetil karışımı-1921
4)İş idaresi-1924
5)Multiplane kamera-1923 (Animasyon sinemasının başlangıcı)
6)Donmuş gıda-1924
7)Ortak yatırım fonu-1924
8)Bell Laboratuvarları'nın kuruluşu-1925
9)Roket motoru-1926
10)Televizyon-1927
11)Penisilin-1928
12)Sentetik lastik-1929
13)Jet motoru-1930
14)FM radyo-1933
15)Duvar kaplaması-1933
16)Gerçekçi hisse senedi hesaplaması-1934
17)Naylon-1934
18)Otomobil işçileri sendikası-1935 (ABD'de) 19)Kan bankası-1937
20)Ses sinyallerini, gönderilebilir dijital formata dönüştürme-1937 (Dijital
çağın başlangıcı)
21)Fotokopi-1938
22)Otomatik vites-1939
23)Helikopter-1939
24)Radar-1940
25)Elektronik dijital bilgisayar-1942
26)Nükleer enerji-1945
27)Cep telefonu-1947
28)Mikrodalga fırın-1947
29)Polaroid fotoğraf makinesi-1947
30)Transistör-1947 31)Plastik kapalı yiyecek kapları-1947
32)Uzunçalar plak-1948
33)Bilgisayarda manyetik çekirdek bellek-1949
34)Diners Club kartı-1950
35)Levittown-1951 (Long Island'da yapılan 17 bin toplu konut)
36)Doğum kontrol hapı-1951
37)Thorazine-1952 (Akıl hastalıklarında kullanılan bir ilaç) 38)Holding
yapılanması-1952
39)Holiday Inn oteller zinciri-1952
40)Fortran bilgisayar dili-1954
41)Çocuk felci aşısı-1954
42)Telstar-1954 (İlk ticari iletişim uydusu) 43)Fast food-1955 (İlk McDonalds'ın
açılışı)
44)Konteyner taşımacılığı-1956
45)Disk sürücü-1956
46)Fiber optik teknolojisi-1956
47)Ampex V2x1000-1956 (Görüntüleme sistemi)
48)Kalp atışlarını düzenleyen cihaz-1958
49)Lazer-1958
50)Üçgen emniyet kemeri-1959
51)Entegre devre-1959
52)Hazır çocuk bezi Pampers-1961
53)Modem-1962
54)Kasalardandan elde edilen satış noktası bilgileri-1962
55)Bilgisayarda mainframe-1964
56)Tüketiciyi koruma hareketi-1965
57)Bilgisayar faresi-1968
58)Bankamatik-1969
59)Şarj-1969 (Video kamera için)
60)İnternet-1969
61)Kompakt disk(CD)-1970
62)İlişkilendirilmiş veritabanı-1970
63)Telesekreter-1971
64)Mikroişlemci-1971
65)Bilgisayarlı tomografi-1972
66)Ethernet-1972
67)Unix/C programlama-1972
68)E-eğlence-1973 (Bilgisayar oyunları)
69)Borsa işlem ücretinde indirim-1973
70)Katalitik konverter-1974
71)Borsa fiyat endeksini takip eden fon modeli-1976
72)Kişisel bilgisayar-1976
73)Birleştirilmiş DNA-1976 (Biyoteknoloji endüstrisinin başlangıcı)
74)Ticari ve bireysel banka hesaplarının tek bir hesapta toplanması-1977
75)Kısa vadeli, yüksek kazançlı fonlar-1977
76)Finansal bilgi yönetim programı-1979
77)LCD ekran-1984
78)Kişiselleştirilmiş bilgisayar seri üretimi ve perakende satışı-1984
79)Mevacor-1987 (Kolestrol düşürücü ilaç)
80)Prozac-1987(Antidepresan ilaç)
81)World Wide Web-1991
82)AIDS hastaları için inhibitor-1995
83)E-ticaret-1995 (Amazon ve eBay'ın kurulması)
84)Viagra-1998
85)Genetik kod için otomatik dizilim cihazı-2000