Ampulün icadından önce, güneş battıktan sonraki ışık ihtiyacı insanlar için büyük bir sorun olsa gerekti. Tabi ki mumlar, meşaleler, gaz lambaları gibi aydınlanma araçları kullanılıyordu. Ama sizi o yıllara götürseler herhalde ampulsüz bir dünyaya pek de sabredemezdiniz. Ampulün icat edilmesinden bugüne dünyamızda pek çok şey değişti. Desem ki size ampuller pek değişmedi. Çokta yalan söylemiş olmam galiba.
Bu yazımda ampulleri anlatmaya çalışacağım. Fakat benim anlatacağım, hepimizin evinde bulunan klasik akkor telli ampuller. Ampullere çok daha yakından bakmak isterseniz devam edin!
NASIL ÇALIŞIR?
Aslında ampullerin çok basit bir yapısı vardır. Hepimiz biliriz ki üzerinden elektrik akımı geçen bir metal direnç gösterir. Bu direnç karşısında ısınır. Bunu en yakın elektrik sobalarında ve elektrik ocaklarında görebilirsiniz. İşte ampulde bu prensibe göre çalışır. Ampulün içinde bulunan çok ince filaman dediğimiz (çoğunlukla tungsten metalinden yapılmış) bir tel bulunur. Bu telden geçen elektrik akımı sonucunda tel aşırı derecede ısınarak (yaklaşık 3000 C) ışık yaymaya başlar.
Ampulün yapısına bakacak olursak, içi argon gazıyla dolu armut şeklinde bir camdan yapıldığını görürüz. İçinde elektrik akımının geçtiği kalın iki tane tel vardır. Bu tellerin ucunda iki tel arasında ise filaman bulunur. Filamanı tutan ayrıca iki veya daha fazla destek telleri vardır. Akım ve destek telleri cam bir kaideye tutturulmuştur.
Akım tellerinin birisi ampulün altındaki noktaya, diğeri ise vidalı kısmın yan tarafına bağlıdır. Elektrik bu noktalardan temin edilir.
Filamanlar tungsten metalinden yapılırlar. 60 Watt 'lık bir ampulde bulunan filamanın boyu yaklaşık iki metredir. Çift sarmallı olarak yapıldıkları için boyu size kısa gelebilir.
NEDEN TUNGSTEN METAL?
Ampulün içindeki filamanın yüksek sıcaklığa ulaşarak ışık yaydığını artık biliyoruz. Bir filamanın bu denli yüksek bir sıcaklıkta erimemesi lazımdır.
İlk ampullerde kullanılan karbon filamanlar 2100 C üzerindeki sıcaklıklarda buharlaşarak inceliyor ve kopuyordu. Daha düşük bir sıcaklık loş bir ışık; daha yüksek bir sıcaklık ise filamanın erimesi demekti.
Tungsten filamanlar ise yüksek erime derecesiyle (3410 C) ampullerde kullanılabilecek en iyi metaldir. Yüksek ısı derecesinde parlak ışık verebilmektedir. Bununla beraber tungsten filaman da bir gün incelecek ve kopacaktır.
NEDEN ARGON GAZI?
Yanmanın gerçekleşebilmesi için ısınan bir cisim ve oksijen gazı gereklidir. Oksijen gazı yoksa yanma gerçekleşmez. Bu yüzden ilk ampullerde, ampulün içindeki hava vakum ediliyor ve nerdeyse oksijen gazı olmuyordu. Böylece içerdeki filaman yanıp kül olmuyordu.
Tungsten filamanlı ampullerde şu problem ortaya çıktı: Tungsten filaman yüksek sıcaklıkta buharlaşmaya başlıyordu. Bu buhar vakumsuz, havasız bir ortamdan dolayı ampulün iç yüzeyinde bir is tabakası oluşturuyordu. Bu da zamanla ampulüm kararması ve ışığı hapsetmesi demekti.
Bu yüzden kullandığımız modern ampullerin içerisine argon gazı doldurulmaktadır. Argon gazı ampulün zamanla kararmasını önlemektedir.
AMPULÜN HİKAYESİ
Burada uzun uzadıya tarihçe anlatmayacağım size. Ampulle ilgili olarak pek çok kişi tarihte çalışmalar yapmıştır. Fakat yapılan ampuller çok kısa ömürlü olmuşlardır. Size iki kişiden bahsedeceğim. Birisi İngiliz Joseph Swan ve diğeri ise (sanırım hepinizin en çok duyduğu isim) Amerikalı Thomas Edison. Şaşırtıcı bir şekilde her ikiside birbirinden habersiz, 1878-1879 yıllarında, o zaman göre uzun dayanan (yaklaşık 12-13 saat) ampulleri yapmışlardı. Ampullerinde kullandıkları tel ise kömürleşmiş pamuk lifiydi. Yani karbon elementiydi. Daha sonra 1880 yılında Edison kömürleşmiş bambu lifinden 40 saate kadar dayanan ampulünü yaptı.
Edison'un ampullerindeki sorun filaman telinin ömrünün kısa olmasıydı. Kullandığı karbon lifleri 2675 C 'de ışık saçıyordu. Bu karbon lifleri kısa sürede buharlaşarak inceliyor ve kopuyordu. Çözüm düşük sıcaklıktı, fakat buda az ve loş ışık demekti.
Diğer mucitlerde çalışmalarını sürdürdüler. 1898 'de Karl Auer filaman olarak erime derecesi 2700 C olan osmiyumu kullandı. 1903 'de Siemens ve Halske tantalumu kullandı. Erime noktası 2996 C idi. Fakat hiçbirisi bugün kullandığımız ampul değildi.
Nihayet 1906-10 yıllarında General Electric Firması ve William Coolidge bugünkü modern ampullerde kullanılan tungsten filamanlı ampulü geliştirdiler. İşte o gün bu gündür bu ampulleri kullanıyoruz.
AMPUL AVANTAJLI MI, DEĞİL Mİ?
Birazda akkor telli ampullerin avantajlarına ve dezavantajlarına değinelim:
Avantajları:
- Yaygın kullanım alanı ve düşük maliyet
- Kolaylıkla elektrik sistemlerine bağlanabilmesi
- Ufak araçlara uyumluluğu
- Düşük voltajlarda, örneğin pillerle bile çalışabilmesi
- Çok değişik şekillerde ve boyutlarda olabilmesi
Dezavantajları:
- Tek dezavantaj olarak, elektrik enerjisinin sadece %10 kadarını ışığa çevirdiğini, geri kalanını ise ısı enerjisine çevirdiğini söyleyebilirim.
Başka bir dezavantajı varsa bile pek de haksızlık etmemek lazım ampullere!
Dünya'nın uydusu Ay'ın, Dünya ile Mars büyüklüğündeki bir asteroidin çarpışması sonucu oluştuğu ileri sürüldü. Colorado'daki Southwest Araştırma Enstitüsü'nden araştırmacı Robin Canup, ''ilerlemiş bilgisayar teknolojisinden faydanılarak yapılan yeni canlandırmaların ve yeniden gözden geçirilen önceki canlandırmaların, Dünya'ya çarpan Mars kütlesindeki bir nesnenin, her ikisini şimdiki konumuna sokmak için yeterli olduğunu gösterdiğini'' söyledi.
Bilim adamları ayrıca, aralarında Dünya'daki yerçekiminin Ay'ı yakaladığı ya da Dünya ve Ay'ın eş zamanda oluştuğunun bulunduğu diğer teorileri geçersiz sayıyorlar.
Öte yandan, Mars büyüklüğündeki asteroid teorisini ilk ortaya atan Harvardlı araştırmacı Al Cameron, Canup'un canlandırmasının tam oluşumu değil, ilk çarpışmayı kapsadığını ve çarpışmadan çıkan materyali taş yığını değil sert bir kaya varsaydığını bildirdi. Cameron, Ay'ı oluşturacak çarpışma zamanında Dünya'nın, Canup'un bildiği gibi tamamen değil, yalnızca 3/2'sinin oluştuğunu kaydetti.
DENİZ SUYU
NİÇİN TUZLUDUR?
Deniz suyunun
ortalama tuzluluk derecesi ağırlığa oranla % 3.5’dir. Bu, 1 mil’ suda yaklaşık
186 milyon ton tuzun bulunması demektir. Kabaca bir hesapla, Okyanuslardaki tuz
miktarının, kıtaların 152300 m. kalınlığında bir tuz tabakasıyla kaplanmasına
yeteceğini söyleyebiliriz. Doğal olarak oluşan elementlerin hemen hepsine deniz
suyunda rastlanılır, sıcak deniz tuzunun % 85’inden fazlası, sodyum klorür,
başka bir deyişle sofra tuzundan oluşur.
Nehirler tarafından taşınan sodyum gibi mineraller toprak ve kayaların aşınması sonucu ortaya çıkan eriyik ve süspansiyonlardan oluşur. Fakat klor ve bor gibi diğer elementlerin varlığı, nehirlerin getirdikleri ile açıklanamamakta, dolayısıyla bu oluşumda diğer süreçlerin de rol oynadığı akla gelmektedir.
Yeryüzü tarihinin ilk dönemlerinde yerkabuğu ile yer merkezi arasında kalan katmanın zehirli gazlardan arınması sırasında diğer maddelerin yanı sıra su ve klor da yerkabuğunun altındaki erimiş volkanik kayaların arasında ortaya çıkmış olabilir. Günümüzde volkanik etkinlikler sonucu atmosfere yayılan elementler okyanuslara, yağmur ve kar yağışlarıyla taşınmaktadır. öte yandan deniz hayvanları öldüklerinde de, iskeletleri ayrışarak mineralleri denize geri verirler.
Elementler denizlere sürekli olarak aktarılınca, denizler giderek daha da tuzlulaşmaz mı? Gerçekte, deniz suyundaki tuz miktarında, yüz milyonlarca yıldan bu yana önemli bir değişme olmamıştır. Çözünmüş maddelerin miktarları zamana ve yere göre değişmekle birlikte, belli başlı, elementlerin okyanuslarda her zaman, hemen hemen aynı yoğunlukta bulunduğu kabul ediliyor.
Okyanus elementlerin, bir yandan hemen hemen tam dengeyi koruyacak oranlarda suya eklenip, diğer yandan sürekli olarak nakledildiği bir tanka benzetilebilir. Örneğin, elementlerden bazıları kayalarla birleşir, toprak tarafından emilir ve çözeltiden ayrılarak çökelti haline gelirler. Deniz bitkileri ve hayvanları da bunları kullanarak büyür ve gelişirler.
Dünyamız Neden Kendi Etrafında Döner?
Aslında sadece
dünyamız dönmez kendi etrafında. Ay da dahil olmak üzere tüm gezegenler ve
yıldızlar kendi etraflarında dönerler. Daha doğrusu dönmek zorundadırlar. Bu
dönmenin nedenini verebilmek için yıldızların ve gezegenlerin oluşumlarından
bahsetmemiz gerekiyor, eh öyleyse bahsediyoruuz:
Yıldızlar veya gezegenler Bing Bang'dan sonra oluşan çok sıcak plazma bulutları
idi başlangıçta... Bu gazlar soğurkan açığa çıkardıkları enerjiyi en iyi
etraflarında dönerek harcayabilirlerdi. İşte bu yüzden soğurken hem katı ve
yuvarlak birşekil aldılar hem de dönmeye başladılar...
İşte bir cisim dönmeye başladıktan sonra (aslında herhangi bir harekete
başladıktan sonra) sürtünme yoksa dışarıdan bir etki olmadıkça dönmesine devam
etmek zorundadır. Buna açısal momentumun korunumu denir. Tabii başlangıçta
gezegenleri oluşturan gaz bulutsusunun hızı çok yavaştı ama soğudukça ve
küçüldükçe (biliyorsunuz ki gazlar dondurulduklarında hacimleri müthiş oranda
küçülür.) daha da hızlı dönmeye başladılar Mevleviler gibi...
Mevleviler dedim de, onlar da aslında açısal momentumun korunumun kullanırlar
dönerken.. Başlangıçta elleri açıktır; daha sonra ellerini kapattıklarında
hızları daha fazla artar bu konundan dolayı. Aynı şey buz patencileri için de
geçerlidir.
İşte bu gezegenlerin ve yıldızların oluşumlarındaki spin hareketlerinden dolayı
hala dönmeye devam etmekteler... Kainatın (veya kendilerinin :) sonuna kadar da
dönmeye devam edeceklerdir.. Hatta yıldızlar en son halleri kara delik olduktan
sonra da dönmeye devam ederler ki kara deliklerin dönme hızları normal bir
yıldızın milyonlar katı daha fazla olacaktır... Yine yukarıda belirttiğimiz buz
patencinin ellerini kapatma meselesindeki gibi kara deliklerin müthiş madde
yoğunluğundan dolayı dönüş hızları inanılmaz derecede artar.
Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz: Gezegenler ve yıldızlar Mevlevilere daha çoook
ilham kaynağı olacaklar gibi...
DÜNYANIN YÖRÜNGESİ
Dünya güneş çevresinde
dönerken öyle bir yörünge çizer ki her 18 milde doğru bir çizgiden ancak 2.8 mm.
ayrılır. Dünyanın çizdiği bu yörünge kıl payı şaşmaz, çünkü örneğin yörüngeden 3
mm. Iik bir sapma bile büyük felaketler doğururdu: Sapma 2.8 mm yerine 2.5 mm.
olsaydı yörünge çok geniş olurdu ve hepimiz donardık, sapma 3.1 mm. olsaydı
hepimiz kavrularak ölürdük.
Gökkuşağı Neden Yuvarlak Olur?
Gökkuşağı
dediğimiz o doğa harikası alet, güneş ışınlarının bir yağmur bulutunun içindeki
damlalarda kırılması ile oluşur. Aslında sadece burada değil aynı şekilde bir
şelaleden veya bir fıskiyeden akan sudan bile gökkuşağı oluşabilir.
Gökkuşağı her zaman bir çember şeklindedir. Bunun nedeni sanılanın aksine
dünyanın yuvarlak olması falan değildir. (Ki öyle olsa idi bir fıskiyede oluşan
gök kuşağının düz olması gerekirdi!!) Bunun tek sebebi ışıkların damlalarda
teker teker kırılmasıdır...
Şekilde
gördüğünüz gibi herhangi bir damlaya gelen güneş ışığı mordan kırmızıya kadar
sırası ile kırılır. Fakat bu kırılan ışınlardan sadece bir tanesi gözümüze
ulaşabilir. Diğerleri ise -şu günlerde çok moda bir tabirle!- gözümüzün kapsama
alanı dışındadır. Üstlerdeki damlalardan gözümüze kırmzı alttakilerden ise mor
ışık ulaşır.
Gözümüze ulaşan kırılmış ışınlar bir çember üstündeki ışınlardır. Bunun
dışındakiler gözümüzün görüş alanı dışında kalır. Böylece biz gökkuşağını bir
çember şeklinde görürüz...
Son bir not: Eğer güneş ışınları ile damlalardan kırılıp çıkan ışınlar
arasındaki açı 400 ise mor; 420 ise kırmızı ışık görülür.
Bu açıların arasındakı açılar da sırasıyla diğer renklerin görülme açılarıdır.
Bu yüzden gökkuşağının gözümüzle görülen kısmı 20'dir (42-40!!).
![]()
Gökyüzünün mavi
görünmesinin (dikkat! olmasının değil görünmesinin! çünkü normalde atmosferimiz
daha doğrusu hava renksiz bir gazdır!) tek sebebi daha önce gökkuşağını
açıklarken belirttiğimiz kırılma hadisesidir.
Güneş ışınları atmosfere girdiğinde atmosferdeki gaz moleküllerine ve toz
parçacıklarına çarparak saçılır. Gün ışığı daha önce de on yüz bin milyon defa
duyduğunuz gibi değişik dalga boylu birçok ışından oluşur. En kısa dalga boylu
mavi ışınlar atmosferin üst tabakalarındaki küçük parçacılar tarafından hemen
saçılırlar. Fakat kırmız ışık (ki en büyük dalga boylu ışıktır!) saçılmak için
daha büyük parçacıklara çarpmak zorundadır.
Gökyüzü açık olduğunda, mavi ışık diğer ışıklara oranla en fazla saçılan
ışıktır. Bu yüzden de gökyüzü mavi görünür. Mesela gökyüzü yoğun bulutlarla veya
dumanla dolu olduğunda, tüm ışınlar nerede ise aynı oranda saçılır. Bu da
gökyüzünün gri renkte görünmesine sebep olur.
Gün batımında veya doğumunda ise güneş ışınları atmosfere eğik girdikleri için
daha fazla yol katetmek zorunda kalırlar. Bu yüzden daha çok ışın ve renk
saçılır ve o posterlere konu olan, şahane gün doğumu ve batımını
gözlemleyebiliriz. Çok az saçılmış olan kırmızı ışık ise güneşe ve ufuğa kızıl
veya portakal görüntü verir.
SİGARA DUMANI NEDEN KIVRIMLAR OLUŞTURUR?
Bu kıvrımların ortaya çıkmasının nedeni, sigara dumanının hızı... Dumanın içindeki mikroparçacıkların yükselişi, sıcak havanın yükselişiyle birlikte gerçekleşmediği için ilk başta oldukça yavaş... Ve üstelik en küçük bir türbülans yok... Ancak duman 2 ile 4 santim yükseldikten sonra hızı çok büyük bir önem kazanıyor. Bu noktada da ilk kıvrımlar görülüyor. Ardından türbülans yayılıyor ve sigara dumanında önceleri gözlenen düzen ve iç dengeler alt üst oluyor.
AYIN
ETRAFINDA NEDEN HALE OLUŞUYOR?
Ay
etrafındaki hale, ışığın yerden yaklaşık 10.000 metre yükseklikte,
atmosferimizde bulunan buz kristallerinin kırılması sonucu oluşuyor. Halenin
boyutu, ışığın altıgen şekilli kristallerden geçmesinin ve yaptığı 22 derecelik
eğimin bir sonucu. Doğan ışık demeti de, ay etrafında parlak bir çember şeklinde
beliriyor. Ay ışığı kimi zamanlar kristallerin kare şeklindeki köşegenlerinde
kırılıyor ve 46 derecelik bir eğim yapıyor. Çünkü buz kristalleri genelde uzun
ve ince olduğundan 22 derece eğimli haleye daha fazla olanak tanıyor.
Hamakta Yatmak Neden Rahattır?
Düz bir tabureye oturduğunuzda ,ağırlığınız küçük bir alan üzerine baskı yapar.
Rahat sandalyelerin oturacak yerleri genellikle kavisli olur; bu durumda
ağırlığınızı daha büyük bir alana yayma olanağına sahip olursunuz. Başka bir
şekilde söylersek, birim alana düşen basınç azalır. Yumuşak bir yatağa
uzandığımızda , girintili çıkıntılı bir biçimi olan vücudumuzun her tarafı daha
düzgün bri şekilde dağılmış olur ve basınç her yerde dağıtılmış olur ve basınç
her yerde azalır. Bir hamakta veya yumuşak bir yatakta rahat etmemizin nedeni
işte budur.(YUKARI)
HANGİ GÖZÜNÜZ DAHA BASKIN?
Hepimiz hangi elimizi
daha çok kullandığımızı biliriz. Ama tıpkı ellerimiz gibi çene, kulak ve
gözlerimizin de baskın tarafı olduğunu biliyor muydunuz. Vücudumuzun daha çok
kullandığımız el tarafında olan organları da daha baskındır. Örneğin sağ elini
daha çok kullanan kişi, çoğunlukla çiğneme işlevinde ağzının sağ tarafını,
dinlerken de sağ kulağını kullanır.
Gözler ise bir ayrıcalık oluşturur. İki gözün de görme alanı beynin beynin her iki emisferi tarafından analiz edilir. Sağ emisfer bir gözün görme alanı bilgilerini sol emisferden alır ya da tam tersi olur. Bu iş bölümüne karşın, yine de bir gözümüzün tarafını daha çok tutarız. Fotograf makinasının vizörüne, mikrodkoba ve teleskoba işte bu gözümüzle bakarız.
Eğer hangi gözünüzün baskın olduğundan emin değilseniz, işte size bir test:
Gözlerinizi uzaktaki belirli bir cisme odaklayın, başparmağınızı o cisimle aynı
hizaya getirin. sırayla gözlerinizin birisini kapatıp diğeri ile bakın. hangi
gözünüz ile az önceki cisimle baş parmağınızı üst üste görüyorsanız baskın
gözünüz odur.
Helikopterlerin Kuyruk Pervaneleri Ne İşe Yarar?
Helikopterler
kuyruklarında ana pervaneden çok küçük ve ona dik ikinci bir pervane daha
taşırlar. Hiç düşündünüz mü hikmeti nedir acep?!!
Bu pervane aslında sanılanın aksine helikoptere manevra kabiliyeti falan
kazandırmak için değildir. Yerleştirilmesinin tek amacı helikopterin kendi
etrafında dönmesini engellemektir!!.. Peki helikopter niye kendi etrafında
döner?! Ana pervanenin dönüşünden dolayı helikopter tam aksi istikamette bir
tepki kuvvetine maruz kalır. Newton'un ünlü 3. etki-tepki prensibi yani. İşte
kuyruktaki pervanede tam tersi istikamette bir kuvvet oluşturarak helikopterin
havada sabit kalabilmesini sağlar...
Peki yanda gördüğünüz şu çift pervaneli helikopterlerde bu kuyruk pervanesi
yoktur? Şekildeki oklardan da anlaşılacağı gibi bu iki pervane birbirlerini
nötürleyici şekilde ters istikametlerde dönerler de ondan!!... Böylece birinin
bir tarafa döndürme tepkisini otomatik olarak diğeri dengelemiş olur.
Şimdi de aklınıza peki o zaman bu mubarek helikopterler nasıl manevra yapıyor
diye bir soru gelebilir.. Bunu da hemencecik cevaplayayım sevgili okurlarım.
Pilotun elindeki manevra koluyla tabii!!.. (heheheh!) Tamam, tamam cevap:
Ana
pervanenin hızı değiştirilerek diagonal hareketler sağlanır. Yani pervane daha
hızlı döndüğünde daha fazla kaldırma kuvveti uygulayıp havalanır, yavaşladığında
ise kaldırma kuvveti azalır ve alçalmaya başlar.
Yine ana pervanenin öne, arkaya, sağa, veya sola eğilmesi ile de o yönde hareket
edebilir helikopter. Diğer bir deyişle kuyruk pervanesinin helikopterin hareketi
ile hiç bir alakası yoktur. O sedece helikopterin kendi etrafında dönmesini
engellemek içindir...
![]()
Tam hatırlamıyorum ama galiba dedem anlatmıştı: Radyo Türkiye'ye ilk geldiği zamanlar, insanlar inanamamış bu garip kutunun içinden ses nasıl çıkıyor diye. Kimileri içinde ufak insanlar var zannetmiş. Tabi ki günümüzde böyle zannedeler yoktur. Ama hal sesin nasıl çıktığını merak edenler vardır zannediyorum. Bu yüzden size bugün hoparlörlerden bahsedeceğim.
Hoparlörün nasıl çalıştığını anlamadan önce, sesin nasıl oluştuğuna bir bakalım.
SESİN OLUŞMASI
Çevremizdeki sesleri kulağımızla duyarız. Bir nesne titreştiği zaman ses dalgalarını oluşturur. Yani havanın da titreşmesi sonucu dalgalar oluşur. Bu ses dalgaları, hava vasıtasıyla nesneden uzağa doğru yayılır. Kulağımıza ulaşan ses dalgaları, kulak zarımızda titreşimlere neden olur. Beynimiz ise bu titreşimleri ses olarak algılamamıza neden olur.
Aslında kulağımızı bir mikrofona benzetebiliriz. Mikrofon gelen ses dalgalarını elektriksel sinyallere çevirir. Kulağımız ise beynimiz tarafından algılanan sinyallere dönüştürür. Mikrofonun oluşturduğu elektriksel sinyaller ise hoparlör tarafından sese çevrilir.
Kulağımızla duyduğumuz sesler farklı farklıdır. Bu farklılık ses dalgalarının frekansına ve genliğine bağlı olarak değişir.
Dalga frekansı: Yüksek dalga frekanslı bir ses havayı daha hızlı dalgalandırır. Böyle sesin perdesi yüksektir deriz ve tiz sesler olarak algılarız. Alçak dalga frekanslı sesin perdesi ise alçaktır ve bas sesler olarak algılarız.
Dalga genliği: Dalga genliği yüksek olan ses, daha gürültülü olan ses demektir. Mesela sesi kısıp açmakla dalganın genliğini değiştiririz.
Bütün bunlardan anlayacağınız gibi bir hoparlörün görevi bu ses dalgalarını oluşturmaktır. Peki bu nasıl oluyor biraz da ona bakalım.
NASIL ÇALIŞIR?
Biraz önce mikrofonların ses dalgalarını elektriksel sinyallere çevirdiğini söylemiştim. Bu elektriksel sinyalleri, bizler çeşitli şekillerde saklarız. Ne bileyim; kasete kaydederiz, CD' ye kaydederiz, bilgisayara kaydederiz. Bu kaydettiğimiz sesleri tekrar duymak için bize ne yardımcı olur?: Bir hoparlör. İşte hoparlörün buradaki vazifesi, bir tercüman olmaktır. Elektrik sinyallerini ses sinyallerine çeviren bir tercüman.
İngilterede Direksiyon neden Solda
İngiltere
Birleşik Krallığı’nda arabalar neden soldan gider?
Anakara Avrupa’da ve Amerika’nın da dahil olduğu diğer dünya ülkelerinde,
yollardaki sürüş kuralı arabayı sağdan kullanmaktır. İngiltere’de ve onun daha
önceki kolonilerinde -Avustralya, Zellanda, Kenya, Zambiya, Güney Afrika,
Zimbabve ve Hindistan- ise bu kural arabayı yolun solundan kullanmak olarak
kalmıştır. Japonya ve gölgede araba kullanmaktan hoşlandıklarını söyleyenlerin
ülkesi Malta’da da aynı kural uygulanmaktadır.
Bu kuralın geçmişi çok öncelere, feodal toplumda yaşayan insanların seyahat
alışkanlıklarına dayanır. O dönemde insanların çoğu, kendini korumak için
kullandığı silahı, rahat kullandıkları sağ elleriyle taşımaktaydı. Ayrıca yolda
bir yabancının yanından geçerken, yolun solundan yürümek daha güvenli oluyordu.
Çünkü silahınızın sizin ve muhtemel düşmanınızın arasında kalması gerekiyordu.
Atlı şövalyeler de mızraklarını sağ ellerinde taşırlardı böylece birbirilerini
geçerken kolaylıkla öldürebilirlerdi.
Devrimci yeni Fransa, sosyal yapılanmasının bir sonucu olarak, tarihsel
pratiğini tersyüz etti. Askeri generalleri ve kendini imparator ilan eden
yöneticileri Napoleon Bonaparte, solaktı ve bunun için orduları sağdan yürümek
zorundaydı. Böylece de kılıç tutan kolunu, öncü düşman ve kendi arasında
bulundurabiliyordu. O zamandan bu yana Fransızlar tarafından kolonileştirilmiş
her yerde, sağ tarafta seyahat edilecekti ve diğer ülkeler de soldan seyahat
edenler olarak kaldı.
Amerika, İngiliz kökenli bir koloni olmasına rağmen örneğin, Quebec’i de
içerecek şekilde Kanada’nın doğu sahillerini ve Loisiana’yı Fransızlar
kolonileştirdi. Hollandalılar New York’u (Yeni Amsterdam), İspanyollar ve
Portekizliler de Kuzey Amerika’nın güney batısının bir çoğunu ve Güney
Amerika’yı kolonileştirdi. Trafik sisteminin şekillendirilmesi sırasında
İngilizler azınlıktaydı. Yeni ve bağımsız Amerika Cumhuriyeti, İngiliz koloni
geçmişinden kalan tüm bağlantıları kesip atma kaygısıyla, sağdan sürüş sistemine
uyum sağladı. Amerikan motorlu araçları, sürücü kontrolünü sağlamayı aracın sol
tarafına konuşlandırarak, sağdan sürüş için dizayn edildi. Bu ekonomik ve cazip
motorlu araçların aynı dizayn kullanılarak kitlesel üretimi ve ihracatıyla,
alternatifi olmayan ülkeler sürüş kurallarını değiştirdiler. Sürüş kuralını son
değiştiren Avrupa ülkesi 1967’de İsveç’di.
Serap nedir? Niçin güneşli bir günde, sıcak bir yol üzerinde belli uzaklıkta küçük gölcükler görünür ve onlara ulaşmadan kaybolurlar.
Bir serap içinde görülen küçük gölcükler aslında, yol yüzeyine yakın, ince bir sıcak hava tabakasıdır. Serabın ortaya çıkması için bu hava tabakasının birkaç milimetre kalınlığında olması gerekir.
lşık, yoğunluğu daha fazla olan sıcak havada, soğuk havaya oranla daha hızlı hareket eder. Dolayısıyla, sıcak tabakaya düşük bir açıyla yaklaşan ışık ışınları, yukarıdaki daha soğuk havaya doğru kırılacaktır. Bu kırılmanın sonucu ortaya çıkan donuk ışıldamanın görüntüsü ise, su yüzeyinin yansıması gibidir.
Serap görüntüsüne yaklaştıkça daralmaya başlayacak ve sonuçta gözden kaybolacaktır. Bunun nedeni, görme açısının giderek büyümesi, öte yandan, sıcak havada yukarı doğru kırılan ışığın kırılma açısının bir yansıma görmeye elvermeyecek kadar küçülmesidir.
TELEFON KABLOLARI NEDEN BİRİBİRİNE DOLANIR?
Spiral
kabloların birbirine dolanmasının nedeni, ortaya çıkan ısıyı azaltmaktır. Kablo
gerildiğinde enerji yükleniyorlar. Kordon eski haline geldiğinde ise, bu enerji
sıcaklık olarak dağılıyor. Ama kordon, kimi durumlarda bu enerjiden kendi başına
kurtulamıyor. İşte bu durumda, artı enerjiyi boşaltmak için farklı bir biçim
deniyor. Bulduğu çözüm ise, orijinal spirallerini korurken büyük bir spiral
biçimine dönüşmektir.
![]()
JET UÇAKLARI NEDEN ÇOK HIZLI İNİYOR GİBİ GÖRÜNÜR?
Jet uçakları, saatte
230 ile 280 km. arasında bir hızla inişe geçer. Bu yavaş uçuş sırasında,
kanatların yükseltme etkisi az değildir; ancak, bu modern kanatlarda çok büyük
iniş takımları vardır. Bunlar, kanat yüzeyini arttırır, kanadı kubbemsi duruma
getirirler; bu kubbe arasında bir yarık oluşur. Bu yarıktan geçen havanın, hızı
kesmekte ve dengeli inişte büyük payı vardır. Diğer taraftan, iniş takımlarıyla
eş zamanlı olarak çalışması gereken motorlar, beraberce oldukça büyük bir hava
drenci yaratırlar. Motorlar çalışır, ancak “tamgaz” durumunda değildir. Nedeni:
uçağın yükselmesi gerektiği takdirde, yedek güç bulunması içindir.
Karlar niçin
dağların doruklarında kalırlar?
Dağın tepesi güneşe daha yakın olduğundan dorukların daha sıcak olması gerekir
değil mi? Oysa ki yükseklere çıkıldıkça hava soğur. Bunun nedeni ise şu:
Alçaklardaki yoğun atmosfer tabakası bol miktarda güneş ışınını çeker, oysa
yükseklerdeki ince atmosfer tabakası fazla güneş ışığı çekemez. Bu yüzden
yükseldikçe ısı düşer. Kar hattı denilen hattın ötesinde kar artık hiç erimez
olur
Bir parça peynirin etrafında birçok karınca görürsünüz ve peynir yuvaya doğru hareket eder. Fakat gerçekte karıncaların bir bölümünün yaptığını diğer bir bölümü engellemektedir. Bir peynir parçasının etrafını çevirmiş karıncaların çekme yönleri farklıdır. Karıncalar peynir parçasını birbirine karşıt yönlere çekmektedir. Yine de öne ve sola çekenler ağır bastığından peynir parçası öne ve sola doğru hareket eder. Bunu şöyle kanıtlarsınız: Bir bıçakla arkasındaki karıncaları ayırın, parça çok daha hızla öne gitmeye başlar, böylece parçanın arkasındaki karıncaların parçayı itmeyip karşıt yönde çektikleri anlaşılmış olur. Karıncaların bu garip “işbirliği” sonucu dört karıncanın çekebileceği bir parçayı yirmi beş karınca taşır.
Kazlar Niçin V şeklinde Göç Eder?
Göç eden
yaban kazlarinin havada süzülürken "V" seklinde bir formasyonla uçtuklarini
görmüssünüzdür.Bilim adamlari kazlarin neden bu sekilde uçtuklarini
arastirmislar ve;
1-) "V" seklinde uçuldugunda, uçan her kus, kanat çirptiginda arkasindaki kus
için, onu kaldiran bir hava akımı yapıyormus. Böylece "V" şeklinde bir
formasyonda uçan kaz grubu, birbirlerinin kanat çırpısları sonuçu ortaya çıkan
hava akımını kullanarak uçus menzillerini % 70 oranında uzatıyorlarmış.Yani tek
başına gidebilecekleri maksimum yolu grup halinde neredeyse ikiye
katlıyorlarmış..
2-) Bir kaz, "V" grubundan çıktıgı anda uçmakta güçlük çekiyor. Çünkü diğer
kuşların yaptığı hava akımının dışında kalmış oluyor. Bunun sonuçunda,
genellikle gruba geri dönüyor ve yoluna bu şekilde devam ediyor.
DOKUNMATİK EKRAN NASIL ÇALIŞIYOR?
Dokunmaya duyarlı üç ana ekran bulunuyor: Dirençli, kapasitif ve akustik yüzey dalgalı. Dirençli ekran, en düşük çözünürlülüğe sahip ve en yaygın olanı. Kapasitif ekranların üst yüzeyi elektrik yüklü ve ekranda dukunulan yerde oluşan akım kaybının yerini belirlemek için, akım çekimini ölçen devreleri bulunuyor. Sistemdeki en karmaşık işlem, akustik dalgaların iletilmesi sistemi. Parmak ya da yumuşak iğne, bu dalgaları emiyor. Böylece, otomatik para çekme makinaları ya da bilgisayar oyunlarında, sadece parmakla dokunarak işlemler tamamlanıyor.
Aşağıda okuyacağınız 'merak(!)' ların tabi ki bir açıklaması vardır. Ama yine de merak işte
Küçük bir madenî para suyun üzerinde duramazken, nasıl oluyor da tonlarca ağırlıktaki gemiler, suyun üzerinde yüzebiliyor ¿?
Aynı hava sıcaklığı ortamında bulunan cisimler, neden farklı sıcaklıklardadır? Meselâ bir metal ile bir ahşap eşyanın sıcaklıkları, neden farklıdır¿?
Yoğurt yapılabilmesi için süt ve bir miktar yoğurda ihtiyaç vardır. Pekiyi dünyada ilk yoğurt, nasıl elde edilimiştir¿?
Küçük bir elma çekirdeğine koskoca elma ağacı nasıl gizlenmiştir¿?
Malûmdur ki bir ısı kaynağına yaklaştıkça sıcaklık artar. Halbuki güneşe yaklaştıkça meselâ bir dağa tırmandığımızda hava soğur. Neden acaba ¿?
Bir ateş çeşidi olan 'elektrik' ten ısıtıcı ev aletleri yapılması normaldir. Pekiyi nasıl oluyor da ateşten soğutucu olarak ta istifade edebiliyoruz ¿?
Uzay araçları, uzayda nasıl hareket ediyor? Çünkü uzayda hava olmadığından yakıt nasıl kullanılacak? Kullanılsa bile nereden destek alıp hızlanacak veya yön değiştirebilecek ¿?
Yağmur damlaları, neden birbirine değmeden yere düşer¿?
Sincaplar, neden yiyeceklerini toprağın altına saklarlar¿?
Denizin rengi neden mavidir¿?
Bir buz kabına dilimizi değdirirsek neden yapışır¿?
Görünmez adam filmindeki hata neydi¿?
Fizik kurallarına göre yüksekten bırakılan bir madde yere düşerken yerçekiminin etkisiyle hızlanır. Peki neden yağmur damlaları hızlanarak kafamıza bir mermi gibi düşmüyor?
Ay, Dünyanın etrafında dönüp durduğu halde neden biz ayın hep aynı yüzünü görüyoruz da, diğer yüzünü göremiyoruz?
Sürtünmenin olmadığı bir ortam var mıdır?
Allah, kaldıramayacağı taşı yaratabilirmi?
Kahverengi hangi renk? Daha doğrusu KAHVE ne renk?
UFO gördüğünü iddia eden insanlar var. Hatta resim çekenlere, onlarla görüşenlere rastlıyoruz. O zaman neden o cisimlerin adı hâlâ UFO ? ( UFO, ingilizce Unidentified Flying Objects kelimelerinin baş harflerinden oluşuyor. Yani "Ne olduğu belli olmayan, tanımlanamayan uçan cisimler")
"Tükenmez kalem" neden tükeniyor? Mâdem tükeniyor, adı neden "tükenmez" kalem?
Fotoğraf makinelerinin ve kameraların objektifi yuvarlak olduğu halde neden görüntü 'dörtköşe'dir?
Her iki gözümüz de ayrı ayrı görme özelliğine sahip olduğu halde, neden iki gözümüzle cisimleri "tek" görürüz?
"Su altı" tabiri ne demektir? Balıklar, suyun "altında" değil, "içinde" yaşarlar, dalgıçlar suyun "içine" girerler...
Meyve Suyunu Kamışla İçebilmenizin Sebebi Nedir?! ?!
Meyve
suyunuzu veya herhangi bir içeceği (tabii biz fizikçiler kendi dilimizde
bunların topuna akışkan deriz :) kamışla içebilmenizin yegane sebebi açık hava
basıncıdır. Eğer açık hava basıncı olmasa idi ne yazık ki meyve sularımızı
içemezdik. Meyve suyunu içimize çektiğimizde aslında yaptığımız kamışın içindeki
havayı çekmektir. Böylece kamışın içinde hava basıncı kalmaz. Sıvı yüzeyine bir
basınç uygulandığından dolayı da sıvı kamış içerisinde yükselir ve ağzımıza
ulaşır. (Yani işin aslı biz sıvıyı değil de havayı çekiyoruz içimize, sıvı da
peşinden geliyor :) Çünkü akışkanlar her zaman yüksek basınçtan alçak basınca
doğru hareket ederler. Bir balonun serbest bıraktığımızda havasının inmesi
gibi...
Pekala
kamışımız ne kadar uzun olabilir?! Yani ne kadar uzunluktaki bir kamışla sıvı
ihtiyacımızı giderebiliriz?! Eğer sıvı su ise (yoğunluğu 1 gr/cm3) 10 metrelik
bir kamış bile işe yarar!!!! Evet 10 metre... Çünkü ancak 10.13 m'lik su bloğu 1
Atm'lik açık hava basıncını dengeleyebilir. Yani apartmanınızın 3. katından
girişteki Bakkal Hüsam Efendi'nin colalarını içebilirsiniz uygun bir kamışla :))
Tek problem kamışın içindeki 10 m'lik hava bloğunu ciğerlerinize
sığdırabilmenizde!! :))
Eğer
sıvı civa olsaydı (limonlu civa isteyen var mı?!! :) bu sefer de en fazla 76
cm'lik bir boru kullanabilecektiniz. Borunuz 77 cm'lik olsa idi istediğiniz
kadar çekin havayı içinize cıva yine 76 cm yükselecekti. Çünkü cıvayı açık hava
basıncı en fazla 76 cm kaldırabilir. Bu yükseklikteki cıvanın basıncı açık hava
basıncına eşittir (Hatırlayın Toriçelli Deneyi'ni).
Siz
kamışınızdan bir yudum aldığınızda tekrar kamışın içi hava dolar ve kamış
içindeki sıvı normal sıvı seviyesine kadar iner. Bir yudum daha almak için yine
havayı içinize çekmeniz gerekir.
ATOM BOMBASI, JAPONYA TESLİM OLDUKTAN SONRA MI ATILDI?
Böyle bir iddia söz konusu ama gerçeklere uymuyor. Çünkü, II. Dünya Savaşı’nın sonunda ABD, 6 Ağustos 1945 tarihinde Hiroşima’ya, 9 Ağustos 1945 tarihinde de Nagazaki’ye atom bombası attı. 6 gün sonra, 15 Ağustos 1945 tarihinde japon imparatoru Hirohito, radyoda bir konuşma yaparak japonya’nın kayıtsız şartsız teslim olduğunu halkına açıkladı. Peki bu iddia nereden çıktı? Japonya’nın atom bombalarından önce teslim olma eğiliminde olduğu biliniyordu. Hatta bunun için Sovyetler Birliği’nden arabuluculuk yapmasını istemişti. Mançurya’yı işgal pilanları hazırlayan Sovyetler, Japonya’nın bu isteğini ciddiye almadılar ve böyle bir girişimde bulunmadılar.
FUTBOL, NEREDE NE ZAMAN VE NASIL DOĞDU?
Protestanlık gibi, futbol da bir bölünmeden doğdu. 1863 yılında, 11 İngiliz klubü, İngiliz Kolejleri arasında oynanan rugby liginden çekilmeye karar verdiler ve kendi aralarında bir futbol ligi kurdular. Oynadıkları sporun futbolla fazla bir benzerliği yoktu. Ayak, el kısaca her şey serbestti. Ancak, zaman içinde bu yeni sporun kuralları belirginleşmeye başladı. 1870 yılında topa elle dokunulması yasaklandı. 1871’de kalecilerin topa elle müdahele edebileceklerine karar verildi. 1889’da ise sahada çıkan anlaşmazlıkları ve kavgaları önlemek için maçların hakemle oynanması kuralı getirildi. Öte yandan günümüzde futbol kadar bir başka evrensel fenomen yok. Şu örnek bunu çok iyi açıklıyor. Bugün Birleşmiş Milletler’e 186 devlet üye. FIFA’ya ise 198 devlet.
MARTILAR NEDEN AYAKLARINI YERE VURUR?
Toprağın altında yaşayan solucanlar martıların ayak seslerini yağmur sanıp dışarı çıkarlar ve martılara yem olurlar. Amatör balıkçılar da yem olarak kullanacakları solucanları bu şekilde dışarı çıkartırlar: Kurak mevsimlerde kısa otların bittiği toprağa birkaç kova su döken balıkçılar, yere sopalarıyla vurarak solucanları yağmur yağdırdığına inandırırlar.
BİRİNİN BİZİ GÖZETLEDİĞİ DUYGUSU NEREDEN KAYNAKLANIYOR?
Bilim bu soruyu kesin olarak yanıtlayamıyor. Pek çok parapsikolog, bu yeteneğin duyu ötesi algılama (normal olarak duyu ordanlarıyla sezilemeyen herhangi bir şeyi sezme veya algılama) şekli olduğunu iddia ederken, bazıları da bu yeteneğin insanlığın ilkel dönemlerinden miras kaldığını ileri sürüyor. O dönemlerde insanoğlu sürekli olarak vahşi bir canavarın saldırısı tehdidi altında yaşıyordu. Diğer taraftan kuşkucular, bunu çevredeki net olmayan sinyaller karşısında vücudun bir tepkisi olarak değerlendiriyor. Örneğin bir başkasının vücut sıcaklığı, zar zor işitilen bir ses, hafif bir hava akımı, hatta parfüm veya traş losyonu kokusu bu duyguyu uyandırabiliyor.
BİR İNSAN GÜNDE EN FAZLA NE KADAR ZAYIFLAR?
Bir günde en fazla kilo verme rekorunu bir Amerikalı elinde tutuyor. Tenessee Eyaleti'nin Nashville kentinde yaşayan 113 kilo ağırlığındaki Ron Allen 1984 yılında 24 saat içinde terleyerek tam 10 kilo vermiş. Yeryüzünde en fazla kilo alma rekoru da bir Amerikalıya ait. John Brower Minnoch, 1981 yılında 7 gün boyunca günde 13 kilo almış. Bir haftanın sonunda aldığı kilo miktarı ise 91 kilogram.
SIÇANLARIN KUYRUKLARI NİÇİN UZUNDUR?
Sıçanlar, dengelerini bulmak ve vücut sıcaklıklarını korumak için kuyruklarından yararlanırlar. Sıçanda, kuyruğuna giden kan miktarını ayarlayan özel kan damarları bulunur. Vücut ısısı aşırı bir düzeye çıkarsa, kan, kuyruğun tüysüz derisinden geçerek havayla temas eder ve soğur. (YUKARI)
SUMO GÜREŞÇİLERİ NEDEN BU DENLİ ŞİŞMANDIR VE NASIL BÖYLE OLURLAR?
“Rikişi” adı verilen profesyonel Sumo güreşçilerinin hızlı, esnek ve hareketli olmaları gerekmektedir. Güreşe başladıklarında tüm güçleriyle karşılarındakini yaklaşık dört metre çapındaki daireden dışarı itmeye çalışırlar. Bu itişme sırasında dengelerini sağlamak ve yere sağlam basmak için ağır olmaları gerekmektedir. Rikişiler, kilo almak için, “çankonabe” dedikleri protein açısından zenginleştirilmiş yiyeceklerin yanısıra bol miktarda balık, et ve sebzeyle, ayrıca daha az sağlıklı olan hamburger ve pizza türü yiyeceklerle beslenirler. Doyduktan sonra bile kendilerini daha fazla yemeye ve yemekten sonra uyumaya zorlarlar. Böylelikle güçlü kaslarının üzerinde oluşan yağ tabakası sayesinde ağırlık merkezlerini düşürürler. Bir rikişinin ortalama ağırlığı yaklaşık 125 kg.’dır. 1988 yılında, bugüne kadar rastlanılan en ağır Sumo güreşçisi, 250 kg. olarak kayıtlara geçmiştir.
FUTBOL TAKIMLARINDA NEDEN 11 OYUNCU VAR?
Futbol 1860 yılınakadar 10 kişi ile oynanıyordu. Her takımdan ayrıca bir kişi de skoru tutuyordu. Takımlarda kaleci yoktu. 11. Oyuncu olarak kalecinin takıma girmesi, 1871 yılında İngiltere'de gerçekleşti. Daha eski tarihlere gittiğimizde çok farklı uygulamalara tanık oluyoruz. Romalılarda ve Ortaçağda futbol geniş alanlarda ya da sokaklarda, hiçbir kurala bağlı olmadan oynanıyordu. 16. Yüzyılda İtalyanlar "calcio" diye bir oyun geliştirdiler. Futbola oldukça benzeyen bu spor, 27 kişilik takımlarla oynanıyordu.
KASIRGALARA NEDEN BAZI ÖZEL İSİMLER VERİLİYOR?
Yüzyılın başında meteoroloji uzmanları kendi aralarındaki iletişimi kolaylaştırmak için böyle bir yola gittiler. Ne var ki, önceleri özel isimler değil, olutukları yılın tarihi ve yanına da alfabenin bir harfi veriliyordu: 1920A gibi. İkinci Dünya Savaşı sırasında Pasifik'te görevli Amerikan askerleri bu bölgede sık sık rastlanan kasırgalara genç kız isimleri vermeye başladılar. 1978 yılında bütün dünya ülkelerinin katıldığı bir toplantıda bu tarihten itibaren kasırgalara erkek ve kadın isimleri verilmesi kararlaştırıldı. Bu özel isimler verilirken alfabedeki harflerin diziliş sırası esas alınacaktı: Alex, Bonnie, Charley, Gilbert gibi... Önceleri uzun isimler verilirken son yıllarda iletişimi kolaylaştırmak amacıyla kısa isimler tercih edilmeye başlandı
ZIRHLI CAM DARBEYE NASIL DİRENİYOR?
Aslında “zırhlı cam” sözcüğü yanlış. Çünkü, bilimsel olarak ancak bir kapı zırhlı olabilir. Bu nedenle “güvenlik camı” sözcüğünü kullanmak daha doğru. Bu camlar, yaprak halinde camlardan üretildiği için darbelere direniyor. Cam parçalarının arasına plastik tabakalar yerleştiriliyor. Bu fikri ilk kez 20.yüzyılın başında Fransız kimyacı Edouard Benedictus geliştirmişti. Günümüzde güvenlik camları için Polivinil butiral (PVB) adı verilen çok yapışkan bir plastik ürün kullanılıyor. Bir darbe anında cam kırılsa bile, PVB maddesi şokun dağılmasını engelliyor. Ayrıca plastik maddenin yapışkan özelliği, cam parçalarının dağılıp fırlamasını önlüyor. Güvenlik camında, plastik madde katmanlarının sayısı ne kadar fazla olursa cam, darbelere karşı o kadar dayanıklı oluyor.
NEDEN AY IN HEP AYNI YÜZÜNÜ GÖRÜYORUZ?
Ay in kendi ekseni etrafında dönüşü ile Dünya çevresindeki dönüşü eşit zamanda
olmaktadır:
27,32 gün. Kombine (bileşik)
dönüş diye de anılan ve Dünya ile Ay arasındaki karşılıklı kütle çekişinln (gravitasyon)
sonucu olan bu dönüş nedeniyle, Ay Dünya’ya hep aynı yüzüyle yönelik kalır.
Oysa, farkına varılabilecek az bir sapma olmaktadır. Ay yörüngesi tam bir çember olmayıp elipse benzer. Ay, Dünya’ya yaklaşınca daha hızlı, uzaklaşınca daha yavaş hareket eder. Dönüş her zaman eşit olduğundan Ay’ın sağ (veya sol) kenarına bakılıyor olur. Bundan başka Ay’ın dönme ekseni de, yörüngesine dik değildir. Bu nedenle, Dünya, Ay’ın bazen Kuzey (veya güney) kutbuna doğru hafifçe yönelik durumdadır. Bu, eksendeki eğilme nedeniyle, bir Ay dolanımı içinde, yerden Ay’ın yüzünün, yaklaşık yüzde 60’ı görülür.
PARMAKLARIMIZ NEDEN ÇITIRDAR?
Bazı insanlar parmaklarını çıtırdatır. Bu
ses, sanıldığı gibi kemiklerin birbirine çarpmasından doğmaz. Eklemleri yağlayan
sıvının ‘içinde küçük gaz kabarcıkları bulunuyor. Parmaklar çekilince veya
herhangi bir eklem yavaşça düzleştirilince sıvı basıncı azalır ve hava
kabarcıkları patlayarak “çıtlama” sesi oluşturur. Bu sesin tekrar oluşması için
bir süre beklemek gerekir, çünkü yağlayıcı sıvı ‘içinde yeni hava kabarcıkları
oluşması zaman alır.
SABUN NASIL TEMİZLER?
Sabunun
gizi su ve yağ molekülleri arasında, normalde birbirinden kaçan bu maddeleri
karışmaya zorlayan aracılık yeteneğindedir.
Elimizi yalnızca suyla yıkadığımızda, derinin üzerindeki yağ, suyu, elimizi ıslatmadan dağıtır. Bundan dolayı temizlik sağlanmaz. Ancak sabun bu durumu değiştirir çünkü, sabun molekülünün bir ucu yağ molekülünü diğer ucu da su molekülünü çeker. Ellerimizi birbirine sürterek ovuşturduğumuzda, normalde su ile karışmayan yağ ve kirleri küçük parçacıklara böleriz. Ama devreye girdiğinde sabun molekülleri, lekeleri sarar ve kirleri suya çeker. Böylece bağlanırlar, parçacıklar artık çözünmezler, kolayca durulanarak uzaklaştırılmaya yetecek süre kadar su ile karışmış olarak kalırlar.
Sıcak Bir Günde Sudan Çıktığımızda Neden Üşürüz?
Sıcak bir
günde sudan (yani bir havuzdan veya denizden hatta duştan!) çıktığımızda üşür
hemen bir havluya sarılırız veya yeniden suya gireriz. Peki hava sıcak olduğu
halde (mesela 30-350) üşümememiz gerekmez mi?
Hayır gerekmez!... Sudan çıktıktan sonra üşümemizin nedeni vücudumuzdaki su
damlacıklarının buharlaşmasıdır. Suyun buharlaşması endotermik bir reaksiyondur.
Yani su damlaları buharlaşırken dışarıdan ısı alırlar. Vücudumuz havadan daha
iyi ısı ileticisi olduğu için de bu damlacıklar havayı değil de bizim
vücudumuzun ısısını kullanırlar buharlaşabilmek için. Böylece derimiz dolayısı
ile vücudumuz ısısını kaybeder ve biz de üşürüz.
Suyun içinde üşümememizin sebebi ise haliyle suyun içine girerek buharlaşmayı
önlemiş olmamızdır. Sudan çıktıktan sonra gayri ihtiyari havluya sarılmamız ve
kurulanmamızın sebebi de su damlacıklarını üzerimizden atıp üstümüzde
buharlaşmasını önlemektir...
SİNEMA FİLMLERİNİN ALDATICILIĞI?
Sinema izlerken, perdede geçen zaman,
gerçekte, aşağı yukarı yarı yarıya karanlıktır. Bunun nedeni,
sinema filmlerinin, birbiri arkasından perdeye yansıtılan bir dizi fotoğraflardan meydana gelmesi ve her fotoğraf
görüntüsünü kısa süren bir aralığın izlemesidir. Öyleyse neden bu karanlık
geçen bölümleri fark etmiyoruz? Neden bu hareketsiz fotoğrafların görüntülerini birbirlerinin devamıymış gibi görüyoruz?
Sinema filmleri, bu görüntülerin yaratılmasında İki görsel olaydan yararlanır: Görüntünün kalıcılığı ve ‘phi-olayı”. Görüntünün kalıcılığı, gözün retinasının ışık altında hızlı değişimleri (kararsızlıkları) fark etme yetersizliğinden kaynaklanır. Gözün görüntü sinyallerini beyne iletme hızının fizyolojik bir sınırı vardır. Saniyede 30 kez yanan sönen bir ışık sanki devamlı yanıyormuş gibi görülür.
Fakat, sinema filmlerinde perdeye saniyede 24 çerçeve yansıtıldığına göre, görüntülerde bir titreklik fark etmemiz gerekmez mi? Yanıt, “hayır” olacaktır.
Modern film göstericileri, her bir film çerçevesini iki veya üç ‘kez üst üste gösterir, böylelikle perdede ‘her saniyede 24 farklı film çerçevesi yansımasına karşın toplam görüntü yansıması saniyede 48 veya 72 olur.
Phi-olayı, tek tek filmlerin birbiri arkasından sırayla perdeye yansıtılmasıyla, görüntülerin hareketli olarak algılanması olayıdır. Beynin ‘kalan boşlukları doldurması ‘gibi eğilimi vardır, bu bakımdan ‘bir cismin görüntüsünü birinci durumda izleyip, hemen arkasından ikinci durumu izlediğimizde beyin bu durumu cisim hareket ediyor şeklinde algılar.
Filmlerin gerçekte tam net çekilmesine gerek duyulmaz, bunun nedeni de yukarıda sözü edilen görsel yanıltıların beyinde algılanmasında sağladığı Üstünlüktür.
SOĞUĞA NASIL ALIŞILIR?
Deri ve deri altı dokuda,
dokuların beslenmesi için gerekenden daha çok kan damarı bulunur. Bu kan
damarlarının, İkinci bir önemli görevi vardır: Genişleyip, daralarak deriye olan
kan akımını ve böylece ısıyı etkilerler. Soğukta, damarlar tümüyle çekilir,
deride daha zayıf bir kan akımı oluşur, bu da derinin, dışarıya daha az ısı
vermesine neden olur. Sıcakta damarlar genişler ve büyük miktarlarda kan, deriye
taşınır, böylece derinin dışarıya çok ısı vermesine yol açar.
Derideki kan damarlarının, ısı değişimine tepki gösterme yeteneği antrenmanlarla artabilir. Örneğin, değişmeli banyolarla ya da sporla her türlü hava, koşullarına vücudu alıştırmak gibi. Bu yolla, organizma “alışma” ya sevk edilir, yani kendini soğuğa karşı koruyabilir.
Derinin, ısı değişimine tepki gösterme yeteneği, kolaylıkla gözlenebilir. Zayıf kanlanmada deri rengi soluk, güçlü kan dolaşımında ise canlı pembelikte olacaktır.
YERYÜZÜNDE EN YAYGIN İSİM HANGİSİ?
Araştırmalara göre, yeryüzünde en yaygın erkek adı Andrea, en yaygın kadın adı ise Maria. Andrea, Yunan kökenli bir kelime ve "güç, erkeklik" anlamına geliyor. En büyük avantajı ise birçok dilde bulunması: Katalancası Andree, Fransızcası Andre, Yunancası Andreas, İngilizcesi Andrew, Ruscası Andrej, Slavcası Ondra, İspanyolcası Andres, İsveççesi Anders, Macarcası Andras, Almancası Andreas, Yahudi kökenli bir kelime olan Maria ise çeşitli dillerdeMiriam, Mery, Manon, marielle, Maruska biçimlerini alıyor. Çin kökenli bir isminbirinci sırada yer almamasının nedeni ise, bu dilde isimlerin çok küçük farklılıklarla söylenmesi ve hiç birinin bir diğerine benzememesi.
BİR UÇAK ORTALAMA NE KADAR YAKIT TÜKETİR?
Bugün birçok uçak tipinde kullanılan tepkili motorlar, saniyede bir kilodan fazla yakıt tüketiyor. Ancak bir uçağın ortalama yakıtni hesaplarken, uçuş mesafesinin uzunluğunu dikkate almak gerekiyor. Çünkü kısa mesafelerde uçaklar daha fazla yakıt harcıyor. Bunun nedeni, toplam yakıtın yaklaşık üçte birini kalkış anında tüketmeleri. Uzun mesafelerde ise kalkış anında tüketilen yakıtın toplam yakıta oranı sekizde bire düşüyor. Çok genel bir hesaplama yapılırsa, Avrupa'nın ortasındaki bir kentten New York'a uçan bir Jumbo, yaklaşık 6 bin kilometrelik yol boyunca 63 bin litre yakıt tüketüyor. Yani her deniz mili için 19 litre.
ÖLÜ BİR İNSAN NEDEN DAHA AĞIRLAŞIR?
Bilinci kaybolmamış bir insanı bir yerden bir yere taşırken, kişi kaslarının bazılarını hareket ettirerek, taşıyıcılarına bir şekilde yardımcı olur. Oysa kişi, ölüm durumunda tam bir hareketsizlik halindedir. Hareketsiz bir vücutta ağırlık, vücudun her noktasına eşit biçimde dağılır ve bu nedenle daha ağırlaşır. Örneğin bir yaralıyı koluna girip taşımaya çalışıyorsunuz. Bu kişi ağırlığını zaman zaman bir ayağının üzerine vererek ya da karın kaslarını çalıştırarak, taşıyıcısına yardımcı olabilir. Ölüm durmunda kaslar sertleştiği için böyle bir şey söz konusu değil. Kas sertleşmesi, ölümden 2-3 saat sonra boyun kaslarından başlar, daha sonra kol, göğüs ve bacak kaslarına iner. Ölümün üzerinden 50 saat geçtikten sonra bütün kaslar sertleşir.
TATLI SUDA MI, TUZLU SUDA MI DAHA HIZLI YÜZÜLÜR?
Tatlı su Tuzlu
su, içerdiği tuz nedeniyle tatlı suya oaranla daha yoğundur. Başka bir deyişle,
denizde suyun üstünde durmak, havuzdan daha kolaydır. Havanın direnci sudan daha
az olduğu için bir yüzücünün gövdesi suyun üstünde ne kadar kolaylıkla kalırsa,
o kadar hızlı yüzebilir. Bu nedenle denizde yüzmek, havuzda yüzmekten daha
koladır ve tuzlu suda, çok az da olsa daha hızlı yüzmek mümkündür.
![]()
NEDEN BANYODA ÖRÜMCEĞE RASTLANIR?
Çoğu kişinin sandığının tersine örümcekler lavabo deliğinden gelmezler. Eğer öyle olsaydı, suyla dolu olan su borusu boyunca “yüzmek” zorunda kalırlardı. Genellikle pencereden, duvardaki ya da yerdeki bir çatlaktan ya da taşan bir oluktan girerler. Banyoya ya da küvete girdikten sonra, örümcekler kaygan zeminlere tırmanamazlar. Eğer bir örümceğin üzerine su akıtıp, gider deliğinden içeri göndermeye çalışırsanız, içgüdüsel bir hareketle, bacaklarını kıvırıp, bedeninin altında bir hava baloncuğu oluşturacaktır. Eğer, lavabonun altındaki boruya girmeyi başarırsa, bir süre sonra yeniden kendini gösterip sizi korkutacaktır.
KARATECİLER NEDEN KİREMİT KIRAR?
Kara kuşak karateciler için çok sayıda kiremit ya da tuğlayı el darbesiyle kırmak, gücün perçeinlenmesi anlamında. Bu eylem sırasında elin bir noktasına odaklanan gücün ve darbenin ağırlığı yarım tona ulaşıyor. Bu ağırlık kiremidi, tuğlayı ya da kemiği kolayca kırabilir. Temel kural, hedefe mümkün olan en yüksek kinetik enerjiyi uygulamak ve esneklik sınırını zorlayarak tuğlayı kırmak. Bu elin hedefle temasının olabildiğince hızlı sağlanmasına bağlı. Karateciler bu hareketi yaparken ellerinin hızı saniyede 7 metreye ulaşıyor.
TIRNAKLAR ÜZERİNDE NEDEN BEYAZ LEKELER OLUŞUR?
Halk rasında bu olay, organizmanın vitamin eksikliğine bağlanır. Oysa tırnaklar üzerinde zaman zaman beyaz lekelerin oluşmasının kesinlikle patolojik bir rahatsızlıkla ilgisi yoktur. Bu olayın nedeni, tırnağın altında küçük bir hava boşluğunun oluşmasıdır. Bu hava boşluğu zaman içinde büyür ve yukarı doğru çıkar. Daha sonra da kendiliğinden kaybolur. Ancak bu hava boşluğundan kaynaklanan beyaz lekeleri anımsatan mantar oluşumu tamamen farklı bir şeydir. “Lökonik hastalığı” adı verilen bu durum, tipik bir deri mantarı rahatsızlığıdır ve genellikle tırnaklarında mantar olan kişilerle el sıkışması yoluyla geçer. Bu hastalık, ağızdan alınan bazı ilaçlarla tedavi edilir.
Bütün bir gün
sakız çiğnemek, kuşkusuz sevimli bir iş değil ama bunun insanı zayıflattığı da
bir gerçek. Çünkü çiğneme eylemi, saatte 11 kj.gibi önemli oranda enerji
tüketimi oluşturuyor. ABD’de bulunan Mayo Clinic uzmanları, ciklet çiğneme ile
ortalama ne kadar kilo verildiğini bile hesaplamışlar. Bir kişi günde 8 saat
boyunca ara vermeden şekersiz ciklet çiğnediği takdirde yılda 5 kilo
verebiliyor.
![]()
Niçin rüzgar eser?
Biliyorsunuz; rüzgar hareket eden havadır. Ama bu harekete sebep olan şey nedir?
Bu, Dünya atmosferinin sabit olmayan sıcaklığıdır.
Güneş, Dünya yüzeyini ısıtırken atmosfer de ısınır. Dünya'nın bazı kısımları
güneşten tüm yıl boyunca direkt ışık alırlar ve bu nedenle de hep sıcaktırlar.
Soğuk havadan daha hafif olan sıcak hava yükselir ve ardından da soğuk hava
hareket eder ve yükselen sıcak havanın yerini alır. Böylece rüzgarlar oluşur.
El tırnağı, tırnağın dibinden yukarı doğru, her gün 0.1 mm.uzar. Tırnak yatağı denilen tırnak dibinde, bölünen hücreler bir tabaka oluşturur. Bu hücreler tırnağın alt yüzeyini tuttuğu için, tırnak dibine sıkı sıkı bağlıdır. Tırnak ileri doğru büyüdüğü zaman, tırnak yatağındaki bazı hücreler tırnağı tutmaktan vazgeçerken, diğer hücreler tırnağın alt yüzeyini tutma görevini üstlenir. Yukarı doğru ilerleyen tırnağa yağlayıcı madde olarak destek sağlayan serbest hücreler, işlevleri sona erince tırnağın ucunda bir birikinti oluşturur. Dolayısıyla tırnak, tırnak yatağına bağlı kalarak ileri doğru uzamış olur.
KAR YAĞARKEN NEDEN HAVA ISINIR?
Bunun iki
nedeni var: Bulut içindeki su ve su buharı, kar ve buz kristallerine dönüşürken
ortaya gizli ısı çıkar; bu durum göreceli bir ısınma yaratır. İkinci neden ise,
kar getiren bulutların yeryüzüne yakın olmaları nedeniyle yerin yaydığı uzun
dalga radyasyonunu tutması. Bulutsuz ortamda serbestçe yayılabilen radyasyon, bu
bulutlar tarafından engellenerek sera etkisine benzer bir ısınmaya neden olur.
![]()
NEDEN BAŞIMIZDAKİ KILLAR UZUYOR DA KOLUMUZDAKİ KILLAR UZAMIYOR?
Saç, derideki foliküller tarafından üretiliyor. Bunlar üçlü çembere sahip. Saçın en hızlı uzadığı en uzun döneme anagenez deniyor. Uzamanın durduğu daha kısa döneme de katagenez adı veriliyor. Talogenez ise dinlenme dönemi ve bu aşamadan sonra dökülme başlıyor. Bedenin farklı bölümleri, bu aşamaları farklı zamanlarda yaşıyor. Kafatası derisi katagenez öncesinde 4 ile 8 yıl boyunca anagenez yaşıyor. En fazla 4 ay boyunca talogenez aşamasında kalınıyor ve sonra yine anagenez başlıyor. Kollar ve vücudun diğer bölgelerinde uzama süresi 1 ile 6 ay gibi çok kısa sürelerde gerçekleştiğinden, kıllar belirli bir boya ulaştıklarında duruyor.
Vücudumuz, kıl ve
tüylerle kaplıdır. Diplerinde ise “sebum” adlı yağ bezleri vardır. Bunların
çıkardığı yağ, su geçirmez bir tabaka oluşturur ve suyun deriden içeri girmesini
önleyerek deriyi yumuşak tutar. Tüy ve kıldan yoksun parmak uçları ve
tabanlarımız ıslanınca, “osmos” adlı daha sulu bir maddenin içine girişi sonucu
deri altına su girer ve burada kendine yer bulmak ister. Buradaki kalın
derimizin genişleyerek giren suya ayırabileceği fazla yer olmadığı için de aynen
sıcak havalarda asfaltlarda olduğu gibi eğilir yani buruşur.
![]()
YAZ VE KIŞ SAATİ UYGULAMASINI KİM İCAD ETTİ?
Bu fikri ortaya atan ilk kişi, 1784 yılında Amerikalı politikacı ve fizikçi Benjamin Franklin oldu. 20. yüzyılın başında, İngiliz avukat William Willet, bir yaz sabahı, atıyla bir kasabadan diğerine gittiğinde, kasaba ışıklarının yandığını, ama dükkanların panjurlarının kapalı olduğunu görünce, bu elektrik kaybını dile getirdi. Bu haberden sonra, İngiliz Parlamentosu, her yıl Nisan ayının Pazar günleri saatleri 20 dakika ileri, eylül ayının Pazar günleri de geri almayı kararlaştırdı. Bu karar, 1910 yılında “ışık tasarrufu bölgeleri” adıyla yasalaştı. 1916 yılında 20’şer dakikalık süreler yeniden düzenlendi ve nisan-eylül aylarında, saatlerin 60 dakika ileri alınması uygulamasına geçildi. Avrupa’da yaz saatine geçen ilk ülke ise Almanya oldu. İngiltere’de Petts Wood kasabasında, avukat William Willet’in bir heykeli bulunuyor. Altında da şu çümle yazıyor: “Yaz saatinin yorulmaz savaşçısı”.
UZAKTAKİ IŞIKLAR NEDEN YILDIZLAR GİBİ TİTRER?
Işık, ne denli küçük görünürse, saçtığı ışınlar da, havadaki titreşimlerden o denli çok etkilenir ve ara ara gözden kaybolurlar. Bize, yanıp sönüyorlarmış gibi gelir. Ay ya da öteki gezegenler gibi, daha büyük nesneler de titrek bir ışık saçarlar ama gözümüze ulaşan ışınların parlaklığından, yanıp sönen görüntüleri o denli etkili değildir.
TUTKAL NEDEN İÇİNDE BULUNDUĞU TÜPE YAPIŞMIYOR?
Çoğu tutkal, içinde hem yapıştırıcı, hem de yapışmasına engel olan etkili maddeler içerir. Tüpün içindeki denge ise, bir ipin iki ucunu, eşit güçte çeken iki insana benzetilebilir. Tüpün içindeki yüzey, bu dengenin korunabilmesi için tamamen nötr bırakılmıştır. Tutkalı tüpten çıkardığınızda, içindeki yapıştırıcı madde, yapıştırmak istediğiniz yüzeye temas ettiği andan itibaren, havadaki nem sayesinde, harekete geçer, böylece tutkal sertleşir ve yapışır.
SU MUSLUKTAN NEDEN DARALARAK AKAR?
Bu olayın nedeni yerçekimi kuralıdır. Su musluğun ağzından ilk çıktığında yerçekiminin etkisi o kadar belirleyici değildir. Su akıntısının çapı birkaç santimi bulur. Ancak, diğer nesneler gibi, su aşağıya doğru düşerken her saniye, hızını saniyede 9,81 metre artırır. Bu hızlanma nedeniyle su akıntısı elastik bir maddenin çekilmesi gibi çekilir. Ama bu arada daralır ve çapı küçülür.
Soğan besleyici bir gıda olmasının yanı sıra müthiş aromatik özelliğe sahiptir. Soğanı kestiğinizde içindeki "S 1 propenylcysteinesulphoxide" adı verilen kısmı çözülür ve gözlerimizi tahriş eden "proponal-S oxid" adlı kısmı ortaya çıkar. Kimya biliminin karışık kelimeleri aklımızı karıştırmadan işin özüne geçersek, bu maddenin gözümüze değmesi ile içinde bulunan sülfirik asit gözümüzü yakıp yaşarmasına neden olur. Bunu önlemenin en iyi yolu ya soğanı akan bir musluğun altında kesmek ya da soğandan çıkan sülfirik asit gazını emmesi için ağzımızda bir limon dilimi ile soğan kesmek sayılabilir.
KANUNİ’YE, NEDEN “MUHTEŞEM SÜLEYMAN” DENİLMİŞTİR?
Bu söz, bir Avrupalı elçi tarafından şu olaydan sonra Kanuni Sultan Süleyman’a söylenmiştir: Tarih 13 Haziran 1550. Süleymaniye Cami’nin temel atma töreni. İran elçisisi, İran Şahı’nın gönderdiği hazine sandığını sultanın ayakları dibinde açar ve şöyle der: “Asya’nın hakimi, azametli İran Hükümdarı Şah hazretleri, kardeşi Süleyman Han’a kendi adıyla İslam alemine kazandıracağı büyük mabet için takdirlerini sunar. Giriştiği bu zorlu işte karşılaşacağı muazzam masrafların bir kısmına katılmak ve nihayi olarak camini sevabından pay almak için de kendisinden küçük bir krallığı satın almaya yetecek bu hazineyi kabul buyurmasını rica eder.” Kanuni, Mimar Sinan’ı yanına çağırır ve ona hitaben aslında tüm davetlilere şöyle seslenir: “Acem Şahı kardeşimin iyi dileklerini ve camime katkı arzusunu duymuşuzdur. Böyle ali bir lütfu geri çeviremeyeceğiz, değil mi? Senden şimdi isteğimiz Mimar Ağa, caminin birlikte atacağımız ilk temel harcına şahın hazinesini katmandır. Böylece yakında Osmanlı mülküne dahil etmeyi düşündüğümüz küçük krallığın da ilk harcını şimdiden karıştırmış oluruz.”
70 kiloluk yetişkin bir insanın vücudunun ağırlığının yüzde 70’ini su oluşturur. Bu su oranının korunması için vücuda giren sıvı maddelerle, çıkan sıvı maddelerin birbirine eşit olması gerekiyor. Aslında, doğal etkenler bu dengenin ana öğesidir. Deri hücreleri doğadaki nemi çekiyorlar ve bunun bir miktarını organizmanın içinde tutuyorlar. Böylece deri hücreleri, vücudun ter biçiminde günde dışarıya verdiği 0,6-1,5 litre sıvıyı, havadaki nemden alarak dengeyi koruyorlar. Ne var ki, zaman geçtikçe, özellikle de 25-30 yaşından sonra deri bu havadaki nemi kapma ve ter olarak dışarıya çıkan sıvıyı engelleme yeteneğini kaybediyor. Bu nedenle de, dayanıklılığını ve esnekliğini yitiriyor. Derinin kuruması, yalnızca yaş nedeniyle deri hücrelerinin yeteneklerini yitirmesinden kaynaklanmıyor. Kimi özel koşullar da bunda etkili. Örneğin; kuru hava ya da ter bezlerinin normalden fazla çalışması böyle bir aşırı su kaybına yol açabiliyor. Bugün piyasada bulunan nemlendirici kremlerin derinin kendi nemini dengeleme mekanizmasının yerini tuttuğu söylenemez. Ancak, kuru havanın yol açtığı kurumanın önüne geçmede başarılı oluyorlar. Öte yandan, nemlendirici kremlerin deriyi şişkin tutması geçeci bir çözümdür. Asıl etkili ve kalıcı çözüm, kuşkusuz yaşlanma ile birlikte su tüketimini artırmaktır.
BİR KİŞİ İDRARINI NE KADAR TUTABİLİR?
Yetişkin bir kişinin idrar kesesi, 500-600 mililitre idrar alır. Ancak kapasite 150 mililitreye (bir bardak kadar) ulaştığında, kişi idrar boşaltma ihtiyacı duyar. 300 mililitreye ulaştığında ise bu istek yavaş yavaş dayanılmaz boyutlara varır. Organizmanın idrar üretimi kişiden kişiye ve mevsimlere göre değişir. Kış aylarında yaza oranla vücudun idrar üretimi daha fazladır. Çünkü yaz aylarında terleme nedeniyle idrarda azalma görülür. Organizmanın 24 saatte ortalam israr üretimi 1.2 ile 1.5 litre arasında değişir. Bu miktardaki idrar günde ortalama 5 ya da 6 kez dışarı atılır.