Bir tavukla baş edemeyen İngilizlerden niye korkalım?
Böyle disiplinli bir ordunun sırrı ne?
Ata nın Cevap Veremediği Tek İnsan..?
Atatürk ve Nöbetçi
TÜRK ün Şanı...
ATATÜRK Ve Trikopis
BOMBACI MEHMED
FATİH İ KIZDIRAN SUAL
DÜŞMANDAN KAÇILMAZ..
ATA VE KÖYLÜ
YUNAN BAYRAĞI
TÜRK OLARAK DOĞMAK...
BU MİLLETE UŞAKLIĞI ÖĞRETEMEDİM !!
ÇİFTÇİ
SIR DOLU HARİTALAR
KINA
Padişahın İşi Ne?
VERMEYINCE MABUD, NEYLESIN SULTAN
MAHMUT"
Nemelazım Be Sultanım..
Hızır
FATİH'İN FERMANI
Muhteşem Süleyman..!!!
Seni Uyanık Bilirdik..
Osman Gazi nin Rüyası...
Fatih in Arzusu...
Biliyor musun?
Türk Gibi Kuvvetli
Cihan Padişahı Böyle Olur...
Kanije Destanı ...Mutlaka Okuyun..!!!!
Mimar Sinan
Mektup
Casus
En kudretli ordu
Yavuz Sultan Selim Han
Şehzade...
Seni öyle bir döverim ki!
Fetih
Kanuni Sultan Süleyman'ın Cezası
İlk Kağıt Para
İlk Osmanlı Parası
Siz İçeriden, Biz Dışarıdan Yıkmaya Çalışıyoruz!
ÇANAKKALE KAHRAMANI: KOCA SEYİT
Napolyon'un Türkler için Söyledikleri...
Yeniçeri kıyafeti giydirin
Kazıklı Voyvoda ...
Topraktan Şüheda Fışkırır Mı?
"Eğri bıçaklarla hücum etsinler!"
Bir tavukla baş edemeyen İngilizlerden
niye korkalım?
2. Dünya Savaşı'nda İngiltere başbakanı Churchill, Türkiye'nin Almanya'ya karşı
savaşa girmesi için elinden geleni yapmış. Hatta sırf bunun için Türkiye'ye
gelmiş ve İsmet Paşa'yla Adana'da görüşmüş. Ancak İsmet Paşa'yı savaşa girmeye
ikna edememiş.
Churchill görüşmeden sonuç alamayacağını anlayınca gerisin geriye dönmüş. Ama
Churchill bu. Hemen pes etmemiş kurt politikacı. İngiltere güçlü ama zaten
Almanya ile savaş halinde. Bir başka savaşı göze alamadığından Türkiye'yi yolu
yordamıyla tehdit etmek istemiş. Ne yapayım da edeyim diye düşünmüş, taşınmış.
En sonunda ne yapacağına karar vermiş. Hemen yaverinden bir çuval buğday
getirmesini istemiş. Bir mektup yazıp çuvalın içine koymuş. Yaverine "Bunu
Türkiye'ye İsmet Paşa'ya bizzat götür. Ve Paşa'nın yanıtını almadan da geri
dönme" demiş.
Çuval askeri uçakla anında yola çıkmış. Yaver çuvalı İsmet Paşa'ya teslim etmiş
ve Churchill'in hemen yanıt beklediğini bildirmiş. İsmet Paşa bir çuval buğdayı
görünce çok şaşırmış tabii. Çuvalı açmış, bir bakmış ki, çuval ağzına kadar
buğday dolu ve en üstte de bir mektup var.
Mektupta, "Biz İngilizler, bu çuvaldaki buğdaylar kadar kalabalığız. Almanya'yla
ilişkilerinizi kesin. Yoksa fena olur" gibisinden bir yazı varmış. İsmet
Paşa'nın gözleri çakmak çakmak olmuş. Yavere beklemesini söylemiş. Odasına
girmiş ve yardımcısından aç bir tavuk bulup getirmesini istemiş. Kendisi de
oturup bir mektup döşenmiş. Mektupla tavuğu gelen buğday dolu çuvala koymuş.
Churchill'in yaverine "İşte cevabım" demiş.
Yaver çuvalı almış, uçağa atladığı gibi, gıdak mıdak sesleri eşliğinde
İngiltere'ye uçmuş. İngiltere'ye varır varmaz, Churchill'in huzuruna çıkmış.
Churchill kendinden emin biçimde çuvalı açınca bir de bakmış ki, çuvalın içinde
karnı yediği buğdaylardan şişmiş bir tavuk, bir avuç buğday ve bir de mektup
var. Hemen mektubu açmış. İsmet Paşa mektuba şunları yazmış: "Bir tavukla
baş edemeyen İngilizlerden niye korkalım?"
![]()
Böyle disiplinli bir ordunun sırrı ne?
Osmanlı’nın ortalığı toz duman ettiği yıllar... Avrupa’da “Arthur oğlum, o
tabakta bi köfte kalırsa seni Türklere veririm vallaha” lafının çıkıp da halk
arasında deyim olduğu zamanlar yağni.
Bi İngiliz gasteci Türk ordusunun anlatıldığı kadar disiplinli olup olmadığını
araştırmak için (Nereye gelmiş? Türkiye’ye mi? Osmanlı’ya mı? Anadolu’ya mı?
Ülkemize mi?.. Ne denir bur’da?) şeye gelmiş, eee, gelmiş işte. O sırada çok
büyük bi alay Konya Ovası’ndaymış. (Niye?) Gasteciyi de Konya’ya getirmişler.
İngiliz bütün gün fotoğraf çekmiş, askerlerle, komutanlarla konuşmuş. Herkese
aynı şeyi soruyomuş, “Böyle disiplinli bir ordunun sırrı ne?” Her seferinde de
aynı cevabı alıyomuş: “Çünkü biz Türküz!”
Gece olmuş yatılmış. İngiliz gasteci sabah çadırının penceresinden sızan ışıkla
uyanmış. Bakmış saat daha sabahın beşi. “Kalkayım da şu nöbet yerlerini gezeyim.
Bakarsın uyuyan bi nöbetçi filan yakalarım da heriflerin fiyakalarını bozarım”
diye düşünmüş. Fotoğraf makinasını hazırlayıp ayağının ucuna basa basa dışarı
çıkmış. Anaaa, bi de ne görsün? Alaydan tek bi Allahın kulu yok! Herrr taraf
silme Konya Ovası... Yani o kocca alay, binlerce asker, çıt çıkarmadan,
gasteciyi uyandırmadan, atını, topunu, tüfeğini yüklenip, çadırlarını toplayıp
gitmiş.
Osmanlı deyince durup beş dak’ka düşünücen taabi. Kolay mı öyle yedi cihana kök
söktürmek! İngiliz gasteci ülkesine dönüp bu olayı yazmış da kimse inanmamış
adama. “Sana bu masalı anlatman için kaç kese altın verdiler” demişler alay
ederek. Adam da o sinirle evini barkını satıp İstanbul’a gelmiş. Topkapı
Sarayı’nın muhafız başısına hikayesini anlatıp, Türk ordusuna katılmak
istediğini söylemiş. Gavur diye temkinli davranmışlar ama adamın istediği olmuş
yine de. Silahhane de namlu yağlama işine vermişler. Orada ömrünün sonuna kadar
huzur içinde çalışmış gasteci.
![]()
Kore de
Devir Kore Savaşı günleri. Ne idüğü belirsiz bi savaşın içine müttefiklere hoş
görüneceğiz diye dalmışız. Amarikalılar, "zaten bizim navy aslanları işi bitirir
ama hadi Türkler de istiyor, hevesleri kırılmasın, gelsinler bari" diye hafiften
burun kıvırarak karşılamışlar bizim hükümetin savaşa katılma kararını... Vaay,
Coni'ye bak. Sen ne zaman adam oldun lan gavur! Sen önce tuvaletine taharat
musluğu taktır, kıçındaki b.kla geziyosun...
İlk Türk birliği Kore'ye varmış, diğer müttefik askerlerle birlikte teftiş için
sıraya dizilmiş. Bizimkiler tam da Amerikan askerlerinin yanındalarmış. Yalnız
Mehmetçikler Amerikan ayılarının yanında biraz çelimsiz kalmış taabi.
Amerikalıların komutanı bizim komutanın yanına gelmiş, alaycı bir tavırla, 'Siz
bunlarla mı geldiniz Kore'de savaşmaya Hiç gelmeseniz de olurdu canım'
diyerekten bizim askerlerden birini şöyle iki yanından sallamış. Askercik
sendeleyip düşer gibi olmuş, arkadaşlarından biri tutmuş garibi. Türk komutan
bütün sakinliğiyle "Bakın bayım" demiş, (Yani İngilizce olaraktan "look mister"
demiş. Hem de herifin konuştuğu Kuzey Virginia aksanıyla söylemiş bunu) "Bu
asker size saygısızlık olmasın diye öyle sarsıldı. İsterseniz şimdi tekrar
deneyin. Aynı şeyi bir daha yapabilirseniz, biz tasımızı+tarağımızı toplayıp
derhal ülkemize geri döneceğiz."
Amerikan komutanı alay eder vaziyette, o çelimsiz dediği Mehmetçiği yine
sallamaya çalışmış. Ama çocuğu bir milim bile yerinden oynatamamış. Adam bütün
gücüyle bir daha denemiş ama nafile. Amarikan komutanı anlamış taabi yanlışını.
Hemen bizim komutanın elini sıkmış, bütün birliği de tek tek alınlarından
öpmüş... "Zaten İngilizcenizin mükemmeliğinden anlamalıydım. Beni affedin"
demiş.
![]()
Ata nın Cevap Veremediği Tek İnsan..?
Tarihimiz sayısız savaşlarla doludur. Biz bu savaşlardan baş kaldırıp ne
memleketi imar edebilmiş, ne de kendimiz refaha kavuşmuşuzdur. Bunun sebebi,
bizim suçumuz olduğu kadar düşmanlarımızın da suçudur. Çünkü başta Ruslar olmak
üzere düşmanlarımız hep şöyle düşünürlerdi:
-Türklere rahat vermemeli ki, başka sahalarda ilerleyemesinler...
Bunun için de sık sık başımıza belalar çıkarırlar, savaşlar açarlar, Balkan
milletlerini “İstiklal” diye kışkırtırlardı.
Biz böyle durmadan savaşırken de o zamanlar askere alınmayan gayri müslimler
zenginleşirlerdi.
Onların neden zengin, bizim neden fakir kaldığımızı bir köylü, Atatürk’e verdiği
kısa bir cevap ile çok güzel açıklamıştır.
Atatürk, Mersin’e yaptığı seyahatlerden birinde, şehirde gördüğü büyük binaları
işaret ederek sormuş:
-Bu köşk kimin?
-Kirkor’un...
-Ya şu koca bina?
-Yargo’nun...
-Ya şu?
-Salomon’un...
Atatürk biraz sinirlenerek sormuş:
-Onlar bu binaları yaparken ya siz nerede idiniz? Toplananların arkalarında bir
köylünün sesi duyulur:
-Biz mi nerede idik? Biz Yemen’de, Tuna Boyları’nda, Balkanlar’da, Arnavutluk
Dağlarında, Kafkaslar’da, Çanakkale’de, Sakarya’da savaşıyorduk paşam...<br>
Atatürk bu anısını naklederken:
-Hayatımda cevap veremediğim tek insan bu ak sakallı ihtiyar olmuştur, der
dururdu
![]()
Atatürk ve Nöbetçi
İtalyanların Habeş Harbi sıralarında idi. Ege kıyılarında kıta ve tahkimat
komutanları çok titiz davranıyorlar, kıtaya herhangi bir yabancının sızması
olasılığına karşı erleri sık sık uyarıyorlardı.
Bu günlerin birinde Atatürk’ün teftişe geleceği haber alındı. Atatürk beklenilen
günde yanındaki erkanı ile geldi. Kıtaları teftiş edip dolaşmaya koyuldu.
Savunma mevzilerinden birine giden yolun dönemecinde Atatürk birdenbire durdu.
Yanındakilere:
-Siz beni burada bekleyiniz, ben yalnız gideceğim, dedi.
Yanındaki komutanlar tereddütle birbirlerinin yüzüne baktılar. Fakat, tabii bir
şey söyleyemediler.
Atatürk patikanın kıvrımını döndü. Koruganın hakim bir noktasında nöbet bekleyen
Mehmetçiğe doğru yürüdü. Uzaktan gelen bir sivilin kendisine doğru yürüdüğünü
gören Mehmetçik hemen silahına davrandı. Daha fazla yaklaşmasına izin vermeden
gür sesi ile:
-Dur!... diye gürledi.
Atatürk bu kesin ihtar karşısında durarak:
-Sen beni tanımıyor musun? Ben kimim?
-Mustafa Kemal’sin komutanım.
-Peki sen benim Mustafa Kemal olduğumu biliyorsun da hala neden yasak,
diyorsun?...
Mehmetçik bir an durakladı. Herhalde teftişten haberi vardı. Fakat onun bildiği
Atatürk, yanında kalabalıkla gelirdi. Böyle yapayalnız gelmezdi. Bir an daha
düşündükten sonra kafasını salladı ve safiyetle yanıt verdi:
-Komutanım, Mustafa Kemal’sin Mustafa Kemal olmasına ama... Düşmanların işine
akıl sır ermez... Birini sana benzetir içeri sokarlar... Gözünü seveyim sen şu
bizim yüzbaşıyı al birlikte gel, o zaman nereye istersen git!
Atatürk, geri döndükten sonra komutanlara bunu anlattı. Bu mert ve uyanık eri
çavuşluğa yükselttirdi.
![]()
TÜRK ün Şanı...
Mustafa Kemal 5. Ordu’da Arap ırkından olan askerlere özel muamele yapıldığını
ve Anadolu çocuklarından üstün tutulduklarını gördükçe üzülüyordu.
-Osmanlılığın telkin ettiği, bu aşağılık duygusundan ne zaman kurtulacağız?
diyordu. Aynı ızdırabı ben de duyuyordum.
Yafa’da Mustafa Kemal’in bölüğünde alaydan yetişmiş, Makedonya Türklerinden
yaşlı bir yüzbaşı vardı. Yüzbaşı Anadolulu kıta çavuşlarına kötü davranıyor yeni
Arap erlere karşı ise gereğinden fazla tolerans gösteriyordu. Onların
azarlanmasına, hırpalanmasına gönlü razı olmuyordu.
Mustafa Kemal, başından geçen bir olayı şöyle anlattı:
-Bir gün Makedonyalı yüzbaşı kıta çavuşlarından birini bölük komutanı odasına
çağırdı. Müfit’le ben de orada idik. Çavuş sağlam yapılı ve yakışıklı bir Türk
delikanlısı idi. Yüzbaşı, gencin onurunu kıracak şekilde azarlamaya başladı.
Delikanlıdan çok mensup olduğu ırka hücum ediyordu:
-Sen, diyordu, nasıl olur da yüce Arap ırkına mensup peygamber efendimizin
mübarek soyundan gelen bu çocuklara sert davranır, ağır sözler söylersin?
Kendini iyi bil, sen onların ayağına su bile dökemezsin...
Gibi gittikçe manasızlaşan sözlerle hakaret ediyordu. Sesi yükseldikçe
yükseliyordu. Çavuşun yüzündeki ifadeye baktım. Önce bir babaya duyulan saygının
samimiyeti okunan çizgiler sertleşmeye, içten gelen bir isyanın ateşleri
gözlerinden okunmaya başladı, fakat gerçek itaatin sembolü olan Türk askeri gibi
iç duygularını gemlemeye çalıştı. Göz pınarlarından tanelenen yaşlar
yanaklarından döküldü.
Dayanamadım.
-Yüzbaşı efendi susunuz!
Diye bağırdım, birden şaşırdı, sözlerinin bizden onay görmesini beklediği
anlaşılıyordu.
-Yoksa fena bir şey mi söyledim? dedi, ben de,
-Evet, çok fena hakaret ettiniz, buna hakkınız yok, bu erlerin bağlı bulunduğu
Arap kavmi bir çok bakımdan yüce olabilir, fakat senin de benim de, Müfit’in de
ve çavuşun da mensup olduğumuz ırkın da büyük ve asil bir millet olduğu, asla
inkar edilemez bir gerçektir.
Yüzbaşı başını önüne eğdi, utanmıştı.
Yıllar sonra, bir gün Ankara’da beni de şahit göstererek anlattığı bu gerçek
olay karşısında görüşü şu idi:
-Bu ve buna benzer olaylar, Türk aydınlarının kendi kendisini bilmemesinden ve
başka milletlerde şu veya bu sebeple üstünlük olduğunu sanarak, kendini onlardan
aşağı görmesinden doğmaktadır. Bu yanlış görüşe son vermek için Türklüğümüzü
bütün asaleti ve tarihi ile tanımak ve tanıtmak şarttır.
Mustafa Kemal’in, Türk Tarih Kurumu’nu kurmasının en büyük nedeni bu asil
düşüncede aranmalıdır. Atatürk, Türk Milleti’nin asaletine, büyüklüğüne bütün
Türklerin inanmasını ve bunu iftiharla savunmasını hayatı boyunca amaç
edinmiştir, milletine:
-Ne mutlu Türküm diyene
hitabıyla seslendiği zaman, buna varlığı ve içtenliği ile inanmıştı:
Ali Fuat CEBESOY, Sınıf Arkadaşım ATATÜRK
![]()
ATATÜRK Ve Trikopis
Büyük Taarruz esnasında Gazi’nin yanında bulunan arkadaşları, Yunan Kuvvetleri
Komutanı General Trikopis’in Başkomutan Çadırı’na nasıl getirildiğini şöyle
anlattılar:
Trikopis, diğer esir kolordu ve tümen komutanları ile birlikte Gazi’nin huzuruna
çıkarıldıkları zaman, hepsi çok heyecanlı ve bitkin halde imişler. Gazi, bunları
oturtmuş, kendilerini teselli için bu gibi yenilgilerin tarihte örnekleri
olduğunu, sevk ve idareyi eksiksiz yapmış iseler vicdanen rahat olabileceklerini
söylediği zaman, Trikopis:
-Askeri görevimi tamamen yaptığıma eminim. Fakat asıl görevimi maalesef
yapamadım, diye intihar edemediğini anlatmak isterken, Gazi:
-O size ait bir düşüncedir, diye sözünü kesmiş ve harita üzerinde:
-Şurada bir tümeniniz vardı. Niçin onu şuraya almadınız. Filan yerdeki
kuvvetlerinizi falan yere sürseydiniz daha iyi olmaz mıydı? Gibi bazı
eleştiriler yapmış, Trikopis:
-Ben öyle hareket etmek için emir verdim. Fakat (yanındaki Kolordu Komutanı’nı
göstererek) bu yapamadı, demiş.
Bu görüşmeler olurken esir komutan yavaşça yanında bulunan subaylarımızdan
birine:
-Bizim ile konuşan bu general kimdir? diye sormuş, subay:
-Başkomutan Mustafa Kemal, deyince adam hayrete düşmüş:
-Şimdi anladım biz niçin mağlup olduk! Bizim Başkomutan İzmir’de vapurda
oturuyordu, diyerek derdini dökmüş.
Em.Tümg. Muzaffer ERENDİL, İlginç Olaylar ve Anekdotlarla Atatürk, s.43
![]()
BOMBACI MEHMED
Seddülbahir ve Conkbayırı’nın büyük kahramanlarından biri de Bombacı Mehmet
Çavuş’tu. Bu kahraman Anadolu çocuğu, İngilizlerin siperlerimize fırlattığı el
bombalarını korkusuzca yakalar ve karşı tarafa fırlatırdı. İngilizler bunu
anlamış olacaklar ki bombaları birkaç sayı saydıktan sonra fırlatarak Mehmet
Çavuş’un iadesini önlemek istemişlerdir. İşte böyle bir bomba Mehmet Çavuş’un
elinde patlayarak sağ elinin bileğinden kopmasına sebep olmuştu. Bu yiğit
delikanlı hastaneden tabur komutanına şöyle bir mektup yazmıştır:
“Sağ kolumu kaybettim, zararı yok, sol kolum var. Onunla da pekala iş
görebilirim. Beni müteessir eden yaramın henüz kapanmamış olmasıdır. Hastaneden
kurtularak harbe iştirak edemediğim için beni mazur görünüz, affediniz muhterem
komutanım.
![]()
FATİH İ KIZDIRAN SUAL
Fatih Sultan Mehmet sefere giderken nereye gidebileceğini kimseye söylemezdi.
Fatih gene bir sefere hazırlanırken kadılardan biri kendisine:
-Şevketlü sultanım, dedi, acaba sefer-i hümayununuz ne tarafadır?
Fatih bu soruya kızdı ve kadıya şöyle dedi:
-Hoca efendi, sakalımın tellerinden biri yapmak istediğimi bilmiş olsaydı, onu
hemen koparır ve yakardım.
![]()
DÜŞMANDAN KAÇILMAZ..
Çanakkale Savaşı’nın en amansız günüydü. Mustafa Kemal 34 yaşında Arıburnu’nda
İstanbul’u karadan çevirip almak isteyen düşmanların karşısındaydı.
25 Nisan günü İngilizler Arıburnu’na asker çıkarmaya başlamışlardı. Orada
bulunan küçük birlik geri çekiliyordu. Bunu gören Mustafa Kemal, karşılarına
dikildi:
-Nereye gidiyorsunuz?
-Efendim, düşman...
-Nerede?
-İşte
261 rakımlı tepede düşman çıkarma yapıyordu. Bizim birliklerden daha yakındı.
Kaybedecek zaman yoktu.
-Düşmandan kaçılmaz.
-Kurşunumuz kalmadı.
-Süngünüz var ya... Süngü tak!... İleri?...
Mehmetçikler, büyük komutana uymuş, süngü takmışlardı. En uygun noktaya
geldiler.
-Yat...
Düşman askerleri, karşılarında ateşe hazır Türk kuvvetlerini görünce sindiler ve
ateşe başladılar. Zaman kazanılmıştı. Mustafa Kemal yanındaki subayı gerideki
birliklere haberci gönderdi. Yetişen Mehmetçikler düşmanı püskürttü.
NE KADAR BASİT BİR ANEKTOD GİBİ GÖRÜNSEDE İŞTE DEHA VE KOMUTANLIK BUDUR..İDARE
ETMEK YÖNETMEK...
![]()
ATA VE KÖYLÜ
Bir gün bir köylü Atatürk’ün Orman Çiftliği sınırları içindeki bir tarlayı,
kendi tarlasıymış gibi sürüyordu. Onu gördüler. Uyardılar, dinletemediler. Bunun
üzerine Atatürk’e söylediler.
Atatürk denetlemeye çıktığı zaman o tarafa gitti. Yanındakiler toprağı sürmekte
olan köylüyü göstererek:
-İşte budur, dediler.
Atatürk yavaş yavaş ona doğru yürüdü; yaklaşınca sordu:
-Burada ne yapıyorsun?
Köylü gülümsüyordu. Son derece sevip saydığımız, fakat asla korkmadığımız bir
insan karşısında nasıl durursak köylü de öyle duruyordu. Sakin bir sesle cevap
verdi:
-Tarlayı sürüyorum.
-İyi ama, bu tarla senin midir?
-Değildir.
-Kimindir?
-Atatürk’ündür!..
Köylü bu cevapları vermekle suçu kabul etmiş oluyordu. Bu itibarla dava
kaybolmuş demekti. Atatürk, kendi toprağına tecavüz edildiği için değil,
haksızlık yapıldığı için sertlendi ve sordu:
-İyi ama, sen başkasına ait bir toprağın ona sorulmadan ve izin alınmadan
sürülüp ekilemeyeceğini bilmiyor musun?
Köylü hiç telaş etmiyordu. Aynı sükunetle dedi ki:
-Biliyorum, fakat benim bu tarlayı sürüp ekmeye hakkım vardır!
Atatürk’ün kaşları çatıldı, büyük bir merak ve hayretle ona sordu:
-Bu hakkı nereden alıyorsun?
-Çok basit... Atatürk bizim babamız değil midir? İnsan babasının tarlasını sürüp
ekerse kabahat mi işlemiş olur?
Atatürk’ün yüzünde takdir ve sevgi duygularının en coşkununu anlatan engin bir
gülümseme oldu; köylünün sırtını okşadı ve:
-Haklısın!.. diyerek uzaklaştı.
N.A. BANOĞLU, Nükte ve Fıkralarla Atatürk, s.99-100
![]()
YUNAN BAYRAĞI
Atatürk İzmir’in kurtuluşunda halkın coşkun gösterileri arasında kalacağı evin
önüne gelince, kapının önüne serilmiş bayrağı görünce durdu: Bu, ipekten kocaman
bir Yunan bayrağı idi. Üzerine basılarak geçilecek bir yol halısı gibi
serilmişti:
Kapıdaki kalabalık halk yalvarıyordu:
-Buyurunuz, geçiniz. Bizim öcümüzü alınız! Yunan Kralı, bu evden içeri, bizim
bayrağımıza basarak girmişti. Siz lütfedin. Bu karşılıkla o lekeyi silin! Burası
sizin şehrinizdir. Bu ev sizin evinizdir. Bu hak sizindir.
Atatürk, o yerde serili bayrağın önünde, bulunduğu noktada kaldı.
Çevresindekilere tatlılıkla baktı.
-O, geçmişse hata etmiş. Bir ulusun bağımsızlık simgesi olan bayrak çiğnenmez.
Ben onun yanlışını tekrar edemem.
Bayrağı yerden kaldırttı, bembeyaz mermerlere basarak içeri girdi.
A.H. PAR, M.A. ÖNEN, Atatürk’ü Anlamak
![]()
TÜRK OLARAK DOĞMAK...
Atatürk, kendisinin insanüstü bir varlık olduğunu söylemelerini hiç hoş
karşılamazdı. Çocukluk arkadaşı Nuri Conker’in sert şakalarını büyük bir neşe
ile dinler ve hepimizin önünde tekrarlatırdı.
Bir gün sofradakilerden biri:
-Paşam, demişti, kim bilir çocukluğunuzda ne müstesna bir insandınız. Kim bilir
ne eşsiz anılarınız vardır
Atatürk güldü ve Conker’e döndü:
-Nuri anlatsın, dedi.
Nuri Bey her zamanki şakacı diliyle:
-Bakla tarlasında karga çobanlığı ederdi, yanıtını verdi. Deminki soruyu soran
kişi, sözün bu yola dökülmesinden fena halde ürktü. Soruyu ortaya attığına bin
kez pişman oldu.
-Aman efendimiz, diyecek oldu, Atatürk hemen sözünü kesti:
-Bana, insanlar üstünde bir doğuş atfetmeye kalkışmayınız. Doğuşumdaki tek
olağanüstülük Türk olarak dünyaya gelmemdedir.
![]()
BU MİLLETE UŞAKLIĞI ÖĞRETEMEDİM !!
İngiliz Kralı VIII. Edward İstanbul’a Atatürk’ü ziyarete geldiği zaman, Atatürk
kendisine bir akşam ziyafeti vermişti. Ziyafetten önce:
- Bana İngiltere sarayında verilen ziyafetler ne şekilde olur, onu bilen
birisini yahut bir aşçı bulunuz!... dedi.
Sonunda İngiliz sofra merasimini bilen bir kişiden öğrenerek sofrayı o şekilde
düzene koydular... Akşam Kral sofraya oturunca kendisini kral sarayında
zannederek memnun oldu. Atatürk’e dönerek:
- Sizi tebrik eder ve size teşekkür ederim. Kendimi İngiltere’de zannettim,
diyerek memnuniyetini bildirdi.
Sofraya hep Türk garsonlar hizmet etmekte idi. Bunlardan bir tanesi
heyecanlanarak, elindeki büyük bir tabakla birdenbire yere yuvarlandı. Yemekler
de halılara dağıldı. Misafirler utançlarından kıpkırmızı kesildiler. Fakat
Atatürk Kral’a eğilerek:
- Bu millete her şeyi öğrettim, fakat uşaklığı öğretemedim, dedi. Bütün
sofradakiler Atatürk’ün zekasına hayran oldular. Atatürk garsona da “görevine
devam et” emrini verdi.
![]()
ÇİFTÇİ
Atatürk, sık sık memleketi dolaşan bir liderdi. Çiftçi ile, işçi, sanatkar,
esnaf ile konuşur; memleketin derdini arar bulur, meclise getirir,
milletvekillerinden, bakanlardan hesap sorardı.
İşte böyle yurt gezilerinden birinde Orta Anadolu’da tarlasında çift süren bir
çiftçi ile karşılaşmıştır.
- Kolay gele, bereketli ola ağa.
- Allah razı olsun bey
- Hayrola ağa, öküzün teki ne oldu?
- Devlete borcumuz vardı bey, icra kapımızı çalınca çaresiz kaldık, koca öküzü
satıp borcumuzu ödedik.
- Sağlık olsun ağa, diyerek konuşmasını kısa kesmiştir.
Çiftçinin adı Halil Ağa idi. Atatürk’ün yanındakiler, İçişleri Bakanı Şükrü
Kaya, Salih Bozok, Kılıç Ali, Hüsrev Gerede, Emir Subayı Resuhi Bey, daha birkaç
yakını vardı. Yürüyorlardı. Atatürk düşünceli idi. Salih Bozok’u yanına çağırdı.
-Salih, yarın sabah git, Halil Ağayı bul, bana getir. Benim kim olduğumu
sorarsa, bizim bey seni bir kahve içmeye çağırıyor de.
Ertesi gün Salih Bozok, Halil Ağa’yı bulmuş Atatürk’ün yanına getirmiştir.
Atatürk ayağa kalkarak:
-“Buyur Halil Ağa, deyip bir sandalye göstermiştir.
Zamanın başbakanı İsmet İnönü de salonda bulunuyordu ve olanlardan habersizdi.
Atatürk Halil Ağa’ya dönerek:
-Halil Ağa, anlat şu vergi işini bir daha, demişti.
Halil Ağa, vergi borcunu, icrayı, satılan öküzünü tekrar anlattı. Atatürk
kaşlarını çatarak, İsmet Paşa ve Şükrü Kaya’ya dönerek:
-Arkadaşlar, biz İstiklal Savaşı’nı Halil Ağa’nın öküzünü icra yoluyla satalım
diye yapmadık. Bu memlekette adaleti, vatandaşı böyle mi koruyacağız, gerekirse
vergi borcu ertelenebilir. Köylünün çift sürdüğü öküzü elinden alınmaz.
Halil Ağa:
-Sen Atatürk Paşamsın galiba, beni bağışla, kusur ettim, diye yalvaracak oldu.
-Sana güle güle Halil Ağa, sen bizim gözümüzü açtın, diye Halil Ağa’yı ayakta
uğurlamıştı. Atatürk Türk Köylüsünün borcu konusunda çok titiz davranmıştır
![]()
SIR DOLU HARİTALAR
18. yy. başlarında Topkapı Sarayı’nda Kaptan-ı derya (amiral) Piri Reis'e ait
bir çok eski
haritanın bulunduğunu, 1957 yılında Amerikalı haritacılar tarafından incelenen
haritalarda henüz 1952 yılında ses yansıtıcı araçlarla keşfedilen Antarktika
dağlarının bütün ayrıntılarıyla çizildiğini, daha sonra uydu fotoğrafları ile
karşılaştırılan haritalarla uydu fotoğrafları arasında müthiş benzerlikler
çıktığını, bilim adamlarının bu haritaların ancak çok yükseklerden çekilmiş
fotoğraflar aracılığı ile çizilebileceğini söylediklerini, biliyor muydunuz?
![]()
KINA
Üstegmen Faruk cepheye yeni gelen askerleri kontrol ediyor bir taraftan da
onlarla laflıyordu:
-Nerelisin? gibi sorular soruyordu. Bir ara saçının ortası sararmış bir çocuk
gördü. Merakla:
-Adın ne senin evladım, der.
Çocuk:
-Ali, diye cevap verir.
-Nerelisin? der. Ali:
-Tokat Zilede'nim der.
-Peki evladım bu kafanın hali ne?
-Ali:
-Anam cepheye gelirken kına yaktı komutanım, der.
-Neden? der komutan. Ali:
-Bilmiyorum komutanım, der:
-Peki gidebilirsin Kınalı Ali, der. O günden sonra herkes ona Kınalı Ali der.
Herkes kafasındaki kınayla dalga geçer. Kısa surede cana yakın ve cesur
tavırlarıyla tüm arkadaşlarının sevgisini kazanır. Bir gün ailesine mektup
yazmak ister. Ali'nin okuma
yazması da yoktur, arkadaşlarından yardım ister ve hep beraber başlarlar
yazmaya. Ali söyler arkadaşları yazar:
-Sevgili anne babacığım.Ellerinizden öperim ben burada çok iyiyim, beni merak
etmeyin, diye başlar. Kız kardeşini, kendinden bir küçük erkek kardeşini sorar,
köyündekilerin burnunda tüttüğünü yazdırır. Kendilerini merak etmemesini
kendileri var oldukça düşmanın bir
adım bile ilerleyemeyeceğini yazdırır.
Gururla mektubu bitirir neden sonra aklına gelir ve yazının sonuna anasına NOT
düşer: (Ali’nin kendisinden hemen sonra askere gelecek bir kardeşi daha vardır.)
-Anacağım kafama kına yaktın burada komutanlarım ve arkadaşlarım benle hep dalga
geçtiler sakın kardeşim Ahmet’e de yakma onla da dalga geçmesinler, der
ellerinden öptüm, diye bitirir.
Aradan zaman geçer. İngilizler kati netice almak için tüm güçleriyle Gelibolu'ya
yüklenirler. Bu cepheyi savunan erlerimiz teker teker şehit düşmüşlerdi. Bunlara
takviye olarak giden yedek kuvvetlerde yeterli olmamış onların sayıları da epey
azalmıştı. Gelibolu düşmek üzereydi.
Kınalı Ali’nin komutanı da olayı görüp yerinde duramıyordu. Kendisinin bölüğü
henüz sıcak
temasa hazır değildi. Onlar yeni gelmişti. Onlara, insan bedeninin sungu ve
mermilerle orak gibi biçildiği bu yere dua ediyordu. Komutanların bu düşünceli
halini gören ve durumun vehametini bilen Kınalı Ali ve arkadaşları komutanlarına
yalvar yakar oraya gitmek istediklerini söylediler. Komutanları onları ölüme
gönderdiğini bile bile çaresiz gönderdi.
Kınalı Ali'nin bölüğünden kimse sağ kalmaz hepsi şehit olmuştur. Aradan zaman
geçer. Kınalı Ali'nin ailesine yazdığı mektubun cevabı gelir. Komutanları buruk
ve gözleri dolu dolu mektubu açıp okumaya karar verirler.
(Bu mektubun aslı Çanakkale Müzesi’nde sergilenmektedir.)
Babası anlatır. Ali'nin.
-Oğlum Ali, nasılsın, iyi misin ? Gözlerinden öperim, selam ederim, dedikten
sonra, öküzü
sattık paranın yarısını sana, yarısını da cepheye gidecek kardeşine veriyoruz.
Şimdi öküzün yerine tarlayı ben sürüyorum, zaten artık zahireye de fazla
ihtiyacımız olmadığı için yorulmuyorum da, siz sakın bizi merak etmeyin, bizi
düşünmeyin, der. Köyü akrabalarını anlatır ve meKtubu bitirir. Ali ananın da
sana diyeceği bir şey var.
Anasını anlatır:
-Oğlum Ali yazmışsın ki kafamdaki kınayla dalga geçtiler. Kardeşime de yakma
demişsin, kardeşine de yaktım, komutanlarına ve arkadaşlarına söyle senle dalga
geçmesinler, bizde 3 şeye kına yakarlar :
1-Gelinlik kıza, gitsin ailesine çocuklarına kurban olsun diye .
2-Kurbanlık koça a ALLAH’A kurban olsun diye.
3-Askere giden yiğitlerimize vatana kurban olsun diye.....
Gözlerinden öper selam ederim Allah’a emanet olun.
Mektubu okuyan Ali’nin komutanı ve diğerleri hıçkıra hıçkıra ağlamaktadırlar...
![]()
Padişahın İşi Ne?
Sultan Murad Han o gün bir hoştur. Telaşeli görünür. Sanki bir şeyler söylemek
ister, sonra vazgeçer. Neşeli deseniz değil, üzüntülü deseniz hiç değil.
Veziriazam Siyavuş Paşa sorar:
-Hayrola efendim, canınızı sıkan bir şey mi var?
-Akşam garip bir rüya gördüm.
-Hayırdır inşallah?..
-Hayır mı şer mi öğreneceğiz.
-Nasıl yani?
-Hazırlan, dışarı çıkıyoruz.
Ve iki molla kılığında çıkarlar yola. Görünen o ki padişah hala gördüğü rüyanın
tesirindedir ve gideceği yeri iyi bilir. Seri, kararlı adımlarla Beyazıt'a
çıkar, döner Vefa'ya, Zeyrek'ten aşağılara sallanır. Unkapanı civarında
soluklanır. Etrafına daha bir dikkatle bakınır. İşte tam o
sırada yerde yatan bir ceset gözlerine batar. Sorarlar:
-Kimdir bu?
Ahali
-Aman hocam hiç bulaşma, derler. Ayyaşın meyhusun biri işte!..
-Nerden biliyorsunuz?
-Müsaade et de bilelim yani. Kırk yıllık komşumuz.
Bir başkası tafsilata girer:
-Biliyor musunuz, der. Aslında iyi sanatkardır. Azaplar Çarşısı'nda çalışır.
Nalının hasını yapar... Ancak kazandıklarını içkiye, fuhuşa harcar. Hem şişe
şişe şarap taşır evine, hem de nerde namlı mimli kadın varsa takar peşine..
Hele yaşlının biri çok öfkelidir:
-İsterseniz komşulara sorun, der. Sorun bakalım onu bir cemaatte gören olmuş
mu?..
Hasılı, mahalleli döner ardını gider. Bizim tedbil-i kıyafet mollalar kalırlar
mı ortada!.. Tam vezir de toparlanıyordur ki padişah yolunu keser:
-Nereye?
-Bilmem, bu adamdan uzak durmayı yeğlersiniz sanırım.
-Millet bu, çeker gider. Kimseye bir şey diyemem... Ama biz gidemeyiz, şöyle
veya böyle tebaamızdır. Defini tamamlamak gerek.
-İyi ya, saraydan birkaç hoca yollar kurtuluruz vebalden.
-Olmaz, rüyadaki hikmeti çözemedik daha.
-Peki ne yapmamı emir buyurursunuz?
-Mollalığa devam... Naaşı kaldırmalıyız en azından.
-Aman efendim, nasıl kaldırırız?
-Basbayağı kaldırırız işte.
-Yapmayın etmeyin sultanım, bunun yıkanması paklanması var. Tekfini, telkini...
-Merak etme ben beceririm. Ama önce bir gasılhane bulmalıyız.
-Şurada bir mahalle mescidi var ama..
-Olmaz, vefat eden sen olsaydın nereden kalkmak isterdin?
-Ne bileyim, Ayasofya'dan, Süleymaniye'den, en azından Fatih Camii'nden...
-Ayasofya ile Süleymaniye'de devlet erkanı çoktur. Tanınmak istemem. Ama Fatih
Camii'ni iyi dedin. Hadi yüklenelim...
Ve gelirler camiye. Vezir sağa sola koşturur, kefen tabut bulur.
Padişah bakır kazanları vurur ocağa... Usulü erkanınca bir güzel yıkarlar ki,
naaş ayan beyan güzelleşir sanki. Bir nurdur aydınlanır alnında. Yüzü sakilere
benzemez. Hem manalı bir tebessüm okunur dudaklarında. Padişahın kanı ısınmıştır
bu adama, vezirin de keza... Meçhul nalıncıyı kefenler, tabutlar, musalla taşına
yatırırlar. Ama namaz vaktine hayli vardır daha... Bir ara vezir sıkıntılı
sıkıntılı yaklaşır.
-Sultanım, der. Yanlış yapıyoruz galiba...
-Nasıl yani?..
-Heyecana kapıldık, sorup soruşturmadan buraya getirdik cenazeyi. Kim bilir
belki hanımı vardır, belki yetimleri?..<br>
-Doğru, öyle ya, neyse... Sen başını bekle, ben mahalleyi dolanıp geleyim.
Vezir cüzüne, tesbihine döner, padişah garip maceranın başladığı noktaya koşar.
Nitekim sorar soruşturur. Nalıncının evini bulur. Kapıyı yaşlı bir kadın açar.
Hadiseyi metanetle dinler. Sanki bu vefatı bekler gibidir.
-Hakkını helal et evladım, der. Belli ki çok yorulmuşsun.
Sonra eşiğe çöker, ellerini yumruk yapar, şakaklarına dayar... Ağlar mı? Hayır.
Ama gözleri kısılır, hatıralara dalar belki. Neden sonra silkinip çıkar hayal
dünyasından...
-Biliyor musun oğlum? Bizim efendi bir alemdi, vesselam... Akşamlara kadar nalın
yapar... Ama birinin elinde şarap şişesi görmesin; elindekini avucundakini verir
satın alırdı. Sonra getirip dökerdi helaya!..
-Niye?
-Ümmet-i Muhammed içmesin diye...
-Hayret...
-Sonra, malum kadınların ücretlerini öder eve getirirdi.
-Ben sizin zamanınızı satın aldım mı? Aldım, derdi. Öyleyse şimdi dinlemeniz
gerek... O
çeker gider, ben menkıbeler anlatırdım onlara... Mızraklı ilmihal. Huccet-i
İslam okurdum...
-Bak sen! Millet ne sanıyor halbuki...
-Milletin ne sandığı umrunda değildi. Hoş, o hep uzak mescidlere giderdi. Öyle
bir imamın arkasında durmalı ki, derdi. Tekbir alırken Kabe'yi görmeli...
-Öyle imam kaç tane kaldı şimdi?
-İşte bu yüzden Nişancı'ya, Sofular'a uzanırdı ya... Hatta bir gün:
-Bakasın efendi, dedim. Sen böyle böyle yapıyorsun ama komşular kötü belleyecek,
inan cenazen kalacak ortada...
-Doğru, öyle ya?..
-Kimseye zahmetim olmasın, deyip mezarını kendi kazdı bahçeye. Ama ben
üsteledim, iş mezarla bitiyor mu, dedim. Seni kim yıkasın, kim kaldırsın?
-Peki o ne dedi?
-Önce uzun uzun güldü, sonra:
-Allah büyüktür hatun, dedi. Hem padişahın işi ne
![]()
VERMEYINCE MABUD, NEYLESIN SULTAN
MAHMUT"
Sultan Mahmut tebdili kıyafet bir kahvehaneye girmiş. Bir sandalye bulup
oturmuş. Herkes kahveciden bir şeyler istiyor;
-Tıkandı baba, çay getir
-Tıkandı baba, ıhlamur getir.
Sultan merak etmiş ve kahveciye sormuş;
-Baba anlat bakalım. Nedir bu Tıkandı baba meselesi?
-Uzun mesele evlat.
-Anlat baba anlat, merak ettim.
Tıkandı baba başlamış anlatmaya;
-Bir gece rüyamda birçok insan gördüm ve her birinin bir çeşmesi vardı. Hepsi de
akıyordu. Benimki de akıyordu ama az akıyordu. Onlarınki kadar aksin diye bir
çomak aldım ve oluğu açmaya çalıştım. Uğraşırken çomak karıldı ve akan su
damlamaya başladı. Bu sefer içimden, "onlarınki kadar akmasa da olur. Hiç
olmazsa eskisi kadar aksın" dedim ve kırılan çomağı oluktan çıkarmaya çalıştım.
Ama oluk tamamen tıkandı ve hiç akmamaya başladı. Ben yine de açmak için
uğraşıyordum. O sırada Cebrail göründü ve "Tıkandı baba tıkandı. Uğraşma artık"
dedi. O gün bu gün adım "Tıkandı baba" kaldı. Hangi işe elimi attıysam olmadı.
Şimdi de burada çaycılık yapıp geçinmeye çalışıyorum. Tıkandı babanın
anlattıkları Sultan Mahmut'un dikkatini çekmiş. Çayını içtikten sonra dışarıdaki
adamlarına talimat vermiş;
-Bir ay süreyle hergün bu adama bir tepsi baklava getireceksiniz. Her dilimin
altına bir altın koyacaksınız..
Ertesi gün bir tepsi baklava babaya teslim edilmiş. Tıkandı baba, bakmış baklava
nefis. " Uzun zamandır tatlı yiyememiştik. Söyle ağız tadıyla bir güzel yiyelim"
diye içinden geçirmiş. Elinde baklava tepsisi evin yolunu tutmuş. Yolda giderken
baklavanın para edeceği aklına gelmiş ve "ben en iyisi bu baklavayı satayım evin
ihtiyaçlarını gidereyim" diyerek işlek bir yol kenarına geçip başlamış
bağırmaya;
-Taze baklava, güzel baklava...
O sırada yoldan geçen Kayserili baklavayı beğenmiş. Üç aşağı, beş yukarı
anlaşmışlar. Tıkandı baba aldığı paradan memnun. Kayserili baklavayı evine
götürmüş ve hemen bir dilimini ağzına atmış. Dişine takılan şeyi çıkarmış bakmış
ki bir altın. Şaşırmış. Diğer dilim, diğer dilim derken bir bakmış her dilimin
altında bir altın. Ertesi akşam Kayserili, "acaba yine gelir mi?" diye aynı yere
gelip başlamış beklemeye.
Sultanın adamları ertesi aksam yine bir tepsi baklavayı getirip Tıkandı babaya
teslim etmişler. Baba baklavayı satmak için aynı yere uğramış. Kayserili hiçbir
şey olmamış gibi, "Baba baklavan güzeldi. Biraz indirim yaparsan her akşam
senden alırım" diyerek pazarlığa başlamış. Tıkandı baba da, "Hergün alacaksan
biraz daha indirim yaparım" diyerek kendince müşteriyi garantiye almış.
Tıkandı babaya her aksam elinde bir tepsi baklavayla gelmiş ve Kayserili de
parasını verip tepsiyi eve götürmüş.
Aradan bir ay geçtikten sonra Sultan Mahmut ; "bizim Tıkandı babaya bir bakalım"
diyerek Padişah kıyafetleriyle kahvehaneye girmiş. Bir de ne görsün bizim
Tıkandı baba aynı sefalet içinde. Hiddetlenip sormuş;
- Tıkandı baba sana baklavalar gelmedi mi?
-Geldi Sultanım
-Peki ne yaptın o kadar baklavayı?
-Efendim satıp evin ihtiyaçlarını giderdim, sağolasınız, duacınızım.
Sultan şöyle bir tebessüm etmiş.
-Anlaşıldı Tıkandı baba anlaşıldı. Hadi benimle gel, gidiyoruz.
Sultan babayı devletin hazine odasına götürmüş.
-Baba şuradan küreği al ve hazinenin içine daldır. Küreğine ne kadar gelirse
hepsi senindir.
Tıkandı baba o heyecanla küreği tersten hazinenin içine bir daldırıp çıkarmış
ama bir tane
altın küreğin ucunda düştü düşecek. Sultan, "Baba buradan da nasibin yok. Sen
bizim şu askerlerle beraber git onlar sana ne yapacağını anlatırlar" diyerek
askerlerden birini yanına çağırmış. Yavaş sesle talimat vermiş. "Alın bu adamı
Üsküdar'ın en güzel yerine götürün ve bir tane taş beğensin. O taşı ne kadar
uzağa atarsa o mesafe
arasını ona verin."
Askerler Tıkandı Babayı alıp Üsküdar'a götürmüşler.
-Baba hele şuradan bir taş beğen.
-Niçin, taş beğeneceğim.
- Hele sen bir beğen sonra söyleriz.
Baba, şu yamuk, bu küçük, derken kocaman bir kayayı beğenip almış eline;
-Ne olacak şimdi bu taş.
-Baba sen bu taşı atacaksın. Ne kadar uzağa giderse o mesafe arasını
Padişahımız sana bağışladı.
-Baba biraz da kızgın taşı kaldırmış tam atacakken elinden kayıp başına düşmüş.
Oracıkta rahmete kavuşmuş.
Askerler durumu Padişaha haber vermişler.
İşte o zaman Sultan Mahmut
o meşhur sözünü söylemiş; "VERMEYINCE MABUD, NEYLESIN SULTAN
MAHMUT"
Nemelazım Be Sultanım..
Bir yönetim ne zaman çöker?
Kanuni Sultan Süleyman, en yüksek duruma getirmiş olduğu devletinin akıbetini
hayal eder, günün birinde Osmanoğulları da inişe geçer, çökmeye yüz tutar mı,
diye düşünmeye başlar.
Bu gibi soruları çoğu zaman süt kardeşi meşhur alim Yahya Efendi’ye sorduğundan
bunu da sormaya niyet eder. Güzel bir hatla yazdığı mektubu keşfine inandığı
Yahya Efendi’ye gönderir:
- Sen İlahî sırlara vakıfsın. Kerem eyle de bizi aydınlat. Bir devlet hangi
halde çöker? Osmanoğulları’nın akıbeti nasıl olur?
Bir gün olup da izmihlale uğrar mı?
Güzel bir hatla yazılmış mektubu okuyan Yahya Efendi’nin cevabı bir bakıma çok
kısa, bir bakıma da çok uzun olur:
- Nemelâzım be Sultanım!
Topkapı Sarayı’nda bu cevabı hayretle okuyan Sultan, bir mânâ veremez. Yahya
Efendi gibi bir zatın böylesine basit bir cevapla işi geçiştireceğini pek
düşünemez. Söylenmeye başlar:
- Acaba bilemediğimiz bir mânâ mı vardır bu cevapta?
Nihayet kalkar, Yahya Efendi’nin Beşiktaş’taki dergahına gelir.
Sitem dolu sorusunu tekrar sarar:
- Ağabey (Süt kardeşidir çünkü) ne olur mektubuma cevap ver. Bizi geçiştirme,
soruyu ciddiye al!
Yahya Efendi duraklar:
- Sultanım, sizin sorunuzu ciddiye almamak kabil mi? Ben sorunun üzerinde iyice
düşündüm ve kanaatimi de açıkça arz etmiştim.
- İyi ama bu cevaptan bir şey anlamadım. Sadece, ‘Nemelazım be Sultanım.’
demişsiniz. Sanki beni böyle işlere karıştıma der gibi bir mânâ akla
gelmektedir.
İşte bundan sonra Yahya Efendi tarihî cevabını açıklar:
- Sultanım, der. Bir devlette zulüm yayılsa, haksızlık şayi olsa, işitenler de
nemelazım, deyip uzaklaşsalar, sonra koyunları kurtlar değil de çobanlar yese,
bilenler bunu söylemeyip sussa, gizleseler, fakirlerin, muhtaçların,
yoksulların, kimsesizlerin feryadı göklere çıksa da bunu da taşlardan başkası
işitmese, işte o zaman devletin sonu görünür. Böyle durumlardan sonra devletin
hazinesi boşalır, halkın itimat ve hürmeti sarsılır. Asayişe itaat hissi gider,
halkta hürmet duygusu yok olur. Çöküş ve izmihlâl de böylece mukadder hale
gelir…
Bunları dinlerken ağlamaya başlayan koca sultan, söyleneni başını sallayarak
tasdik eder, sonra da kendisi böyle ikaz ve irşad eden bir alime memleketinin
sahip olduğu için Allah’a şükreder, bu türlü ikazlardan geri kalmaması için
tembihte bulunarak oradan ayrılır.
![]()
Hızır
Bir padişah Hızır’ı görmek istiyordu. Bir gün bunun için tellallar çağırttı.
“Kim bana Hızır’ı gösterirse onu armağanlara boğacağım” dedi.
Birçok oğlu uşağı olan fakir bir adam bu işe talip oldu. Karısına dedi
ki:
- “Hanım ben padişaha Hızır’ı bulacağımı söyleyip ondan kırk gün müsade
alacağım. Bu kırk gün için padişahtan size ömrünüz boyunca yetecek yiyecek,
içecek ve para alırım. Kırk günün sonunda Hızır’ı bulamayacağım için benim
kelle gider, ama siz rahat olursunuz” Adamın karısı kanaatkar biriydi ;
- “Efendi biz nasıl olsa alıştık böyle kıt kanaat geçinmeye… Bundan
sonra da idare ederiz. Vazgeç bu tehlikeli işten” dedi.
Ama adam kafaya koymuşt. Padişaha gidip Hızır’ı bulacağını söyledi. Bunun
için kırk gün izin istedi. Hızır’ı bulmak için koşuşturacağı kırk gün
zarfında ailesinin geçimi için sarayın ambarından tonlarca yiyecek, içecek
ve nakit para aldı. Bunları evine teslim edip kırk gün ortalıktan kayboldu.
Kırk günün bitiminde padişahın huzuruna çıkıp herşeyi itiraf etti :
- “Benim aslında Hızır’ı falan bulacağım yoktu. Ailece sıkıntı
çekiyorduk. Hızır’ı bulacağım diye sizden dünyalık almak istedim” dedi.
Padişah buna çok kızdı:
- “Padişahı kandırmanın cezasını hayatınla ödeyeceğini hiç düşünmedin
mi?” diye bağırdı.
Adam da her şeyi göze aldığını söyledi. Bunun üzerine padişah yanında
bulunan üç veziriyle görüş alış verişinde bulundu. Birinci vezire sordu:
- “Padişahı kandıran bu adama ne ceza verelim? ”
- “Efendimiz, bu adamın boğazını keselim, etini parçalayıp çengellere
asalım.”
Bu sırada peyda olan, nurani, ak sakallı bir ihtiyar birinci vezirin
sözleri üzerine söyle dedi: “Küllü şeyin yerciu ila asıhı” …
Padişah ikinci vezirine sordu:
- “Bu adama ne ceza verelim? ”
- “Hükümdarım bu adamın derisini yüzüp içine saman dolduralım.”
Biraz önce ansızın ortaya çıkan ihtiyar yine “Küllü şeyin yerciu ila
asıhı” dedi.
Padişah üçüncü vezire sordu:
- “Ey vezirim sen ne dersin, beni kandıran bu adama ne ceza verelim?”
- “Padişahım bana göre, bu adamı affedin. Size yakışan, sizden beklenen
budur. Bu adam önemli bir suç isledi ama sanıldığı kadar da kötü biri deği.l
Çünkü çoluk çocuğunun rahatı için kendini feda edebilecek kadar da iyi
yürekli…”
Nurani ihtiyar yine söze karıştı: “Küllü şeyin yerciu ila asıhı”
Bu defa padişah o yaşlı zata yöneldi:
- “Sen kimsin? İkide bir tekrarladığın o laf ne demektir?”
Ihtiyar cevap verdi:
- Senin birinci vezirinin babası kasaptı. Onun için kesmekten, etini
çengellere asmaktan bahsetti. Yani aslını gösterdi. İkinci vezirin babası
yorgancı idi. Yorgan yastık, yatak yüzlerine yün, pamuk vb. doldururdu. O da
babasına çekti.
Üçüncü vezirin ise babası da vezirdi. O da soyuna çekti, büyüklüğünü
gösterdi. Benim söylediğim söz “Herkes aslına çeker” demektir. Vezir
istersen (üçüncü veziri göstererek) işte vezir, Hızır istersen (kendini
göstererek) işte Hızır, bu adamı mahcup etmemek için sana göründüm, dedi ve
kayboldu…
![]()
FATİH'İN FERMANI
28 MAYIS 1463 MILODRAZ DÜNYA FATİHİ, HAŞMETLİ VE ULU SULTAN'IN İMZALI VE
PARLAYAN MÜHÜRLÜ FERMANI AŞAĞIDADIR.
BEN FATİH SULTAN HAN, BÜTÜN DÜNYAYA İLÂN EDİYORUM Kİ; KENDİLERİNE BU PADİŞAH
FERMANI VERİLEN BOSNALI FRANSİSKENLER HİMÂYEM ALTINDADIR VE EMREDİYORUM:
HİÇ KİMSE NE BU ADI GEÇEN İNSANLARI NE DE ONLARIN KİLİSELERİNİ RAHATSIZ ETMESİN
VE ZARAR VERMESİN. İMPARATORLUĞUMDA HUZUR İÇERİSİNDE YAŞASINLAR VE BU GÖÇMEN
DURUMUNA DÜŞEN İNSANLAR ÖZGÜR VE GÜVENLİK İÇERİSİNDE YAŞASINLAR.
İMPARATORLUĞUMDAKİ TÜM MEMLEKETLERE DÖNÜP KORKUSUZCA KENDİ MANASTIRLARINA
YERLEŞSİNLER.
NE PADİŞAHLIK EŞRÂFINDAN, NE VEZİRLERDEN VEYA MEMURLARDAN, NE HİZMETKÂRLARIMDAN,
NE DE İMPARATORLUK VATANDAŞLARINDAN HİÇ KİMSE BU İNSANLARIN ONURUNU KIRMAYACAK
VE ONLARA ZARAR VERMEYECEKTİR.
HİÇ KİMSE BU İNSANLARIN HAYATLARINA, MALLARINA VE KİLİSELERİNE SALDIRMASIN, HOR
GÖRMESİN VEYA TEHLİKEYE ATMASIN. HATTA BU İNSANLAR BAŞKA ÜLKELERDEN DEVLETİME
BİRİSİNİ GETİRİRSE ONLAR DA AYNI HAKLARA SAHİPTİR.
BU PADİŞAH FERMANINI İLÂN EDEREK BURADA, YERLERİN, GÖKLERİN YARATICISI VE
EFENDİSİ ALLAH, ALLAH'IN ELÇİSİ AZİZ PEYGAMBERİMİZ MUHAMMED VE 124 BİN PEYGAMBER
İLE KUŞANDIĞIM KILIÇ ADINA YEMİN EDİYORUM Kİ; EMRİME UYARAK BANA SADIK
KALDIKLARI SÜRECE TEBAAMDAN HİÇ KİMSE BU FERMANDA YAZILANLARIN AKSİNİ
YAPMAYACAKTIR.
Başka dinden, ırktan olanlara özgürlük ve hoşgörü sağlayan bu ferman, Fatih
Sultan MEHMET'in Bosna-Hersek'i fethinden sonra 28 Mayıs 1463 tarihinden
Milodraz'da yazdırılmıştır. Aslı Bosna-Hersek Fojnica şehrinde Fransisken
Katolik Kilisesi'ndedir. Ferman, yeni ortaya çıkarılmış olup, Kültür
Bakanlığı'nca Osmanlı Devleti'nin Kuruluşunun 700. Yıldönümü nedeniyle
yayımlanmıştır. Tarihte bilinen insan hakları hareketlerinden en eskisi; Fransız
İhtilâli'nden 326, 1948 Uluslararası İnsan Hakları Bildirgesinden 485 ve
Amerika'nın keşfinden 29 yıl önce uygulamaya konmuştur.
![]()
Muhteşem Süleyman..!!!
Fransa Kral`i bir gün Alman Imparatoru Sarlken´e esir
düser. Bunun üzerine validesi derhal Osmanli imparatoru Kanuni Sultan Süleyman
Han´a münacat´ta bulunarak yardim ister. Süleyman Han, derhal Alman Imparatoruna
bir name yazdirir :
" Biz ki, diyar-i Trablusgarbin, diyar-i Libyanin, diyar-i Misirin, diyar-i
Rumun, diyar-i ... vesaire´nin fatihi, Sultan Süleyman Han´iz. Sen ki, Almanya
Eyaletinin Kral´i Sarlken´sin. Sana deriz ki, tez Fransiz Kral´i kulumuzu
serbest birakasin ". Muhtesem Süleyman´in koskoca Almanya Imparatoruna olan
hitabi iste bu sekilde olur.Yazdirdigi o nameyi Alman Kralina göndermek icin bir
Pasa dahi tayin etmeye tenezzül etmeyen Süleyman Han, bu ise siradan bir Cavusu
vazifelendirmekle iktifa eder. Tabii neticemi ? Fransiz Krali derhal serbest
birakilir. Koskoca Kanuni Sultan Sülayman´a karsi durmak öyle kolay degildir.
Seni Uyanık Bilirdik..
İstanbul’da kenar semtlerden birinde oturan yaşlı bir kadın, padişahın huzuruna
çıkmak istediğini saraydaki görevlilere bildirmiş. Bunun üzerine sultanın
karşısına çıkarılmıştı. Yaşlı kadın :
Evinin soyulduğunu ve bu olaydan padişahın sorumlu olduğunu söyleyerek,
şikayette bulunur. Bunun üzerine hiddetlenen Kanuni:
; -Bana bak kadın, sen niçin bu kadar derin uyku uyudun da evinin soyulduğunu
duymadın? deyince, yaşlı kadın :
Padişahım! Kusura bakma, biz seni uyanık bilirdik, onun için evimizde rahat
uyuyorduk der. Bu cevap üzerine Kanuni utanarak :
-Haklısınız diyerek, kadının çalınan mallarının bedelini kendi malından öder.
![]()
Osman Gazi nin Rüyası...
Osmanlıların kuruluş yıllarındaki manevi erlerden biri de Ebdal Kumral’dır.
Manevi ikramlarla donatılmış bir hal ehlidir. Bir gün Ermeni derbenti denen
mevkide Hızır Aleyhisselam’la karşılaşır. Hızır Aleyhisselam Osman Gazi’yi
kastederek:
-O yiğidin istikbali çok parlak, der,
-Var bul onu ve müjdeyi ver!
-Nasıl bir müjde?
-Yakında rüyasını görür.
-Sırrı bileydik, tabirini yapardık.
-Tabir Şeyh Edebali’ye yakışır.
Ebdal Kumral, dergaha koşar. Vardığında sohbet başlamıştır. Bir köşeye sokulur,
diz çöker. Bakın şu işe ki Osman Gazi de oradadır. Genç mücahid kelimesini
kaçırmadan şeyhini dinler.
Edebali Hazretleri:
-Toprağa bağlanın! der,
-Su kullanın, ağaç dikin, bahçelerinizi elden geçirin.
-Fukaraya sahip çıkın, alimlere hürmet edin.
Ve bir sır fısıldar:
-Heybetli görünmek isteyen, Kuran okusun!
Gecenin ilerleyen saatlerinde Osman Gazi el öper, müsaade ister. Edebali
Hazretleri gözlerini kısar, geceyi dinler. Sonra nedendir bilinmez:
-Sabah ola hayr ola, der,
-Gelin kalın burada!
Bu diyarda ona itiraz ne mümkündür. “Başüstüne” der, baş eğerler.
Derhal döşekler serilir, kandiller çekilir. Avludaki takunya tıkırtıları azala
azala kaybolur. Ocaktaki meşe kütüğü çatırtıyla yanar, duvarda kızıl lekeler
dolaşır. Dolunay ak gölgelerle ilişir ılık zemine. Uzaktan uzağa ulumalar
duyulur ve ıslık dilli bir rüzgar…
Osman Gazi ayağını uzatıp yatamaz. Zira odada Mushaf-ı Şerif vardır. Bir köşeye
bağdaş kurar, tesbihi ile baş başa kalır. Ama bir ara içi geçer, Edebali
Hazretleri’nin göğsünden çıkan bir nurun kendini kuşattığını görür. Sonra vücudu
çınara döner. Dallanıp budaklanır ve çok büyür. Yaprakları bulutlara varır,
kökleri kıtaları tutar. Dağlar ovalar, nehirler, şehirler… İnsanlar fevç fevç
gelir gölgesine girerler. Huzurlu ve neşelidirler.
Osman Gazi rüyanın heyecanıyla gelir kendine. Avluda tıkırtılı takunyalar, su
sesi ve şıngırtılı ibrikler. Derken müezzinin yanık sesi odayı doldurur. Mescide
geçerler. Osman Gazi rüyanın tesirindedir hala. Ebdal Kumral sorar:
-Ne oldu sana?
-Bir rüya gördüm hocam. Garip bir rüya!
-İyi ya, işte fırsat. Şeyhimize arzeyle.
-Hata etmeyiz değil mi
-Söylediğin şeye bak.
Osman Gazi, hani o meydanlara sığmayan yiğit Edebali Hazretleri’nin yanında
sesini çıkaramaz. Bırakın konuşmayı, nefes almaktan çekinir. Ama bu kez derdini
söylese gerektir. Mahçup mahçup rüyasını anlatır. Edebali Hazretleri kısa bir
tefekkürün ardından:
-Ey oğul. Sana müjdeler olsun! der,
-Göğsümden çıkan nur kızımdır (Bala Hatun). Seni kuşatması evleneceğinize
işarettir. Ağaca gelince: Sen büyük bir devlet kuracaksın. Evlatların adaletle
hükmedecekler. Allah-ü Teala seni ve neslini insanların İslam’la şereflenmesine
vesile edecek
Ebdal Kumral heyecanlıdır:
-Vallahi doğru söylüyorsun! der,
-Hızır Aleyhisselam’ın bildirdiği müjde bu olmalı!
![]()
Fatih in Arzusu...
Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethettikten sonra tek arzusu vardır:
Mihmandar-ı Resulullah Hz. Eyüb’ün mezarını bulmak. (Halid bin Zeyd)
Akşemseddin Hazretleri kuşatmanın sürdüğü sıralarda türbenin bulunduğu noktaya
bir nur indiğini görür. Fatih’i o mahalle götürür. Kısa bir murakabenin ardından
iki çınar dalını toprağa diker ve kendinden emin bir ifadeyle:
-Büyük sahabe bunların arasında yatıyor! der.
Ancak etraftan:
-Ne malum? diyenler olur.
Hatta birileri padişaha akıl öğretirler:
-Bu dalları başka bir yere diktir bakalım, derler,
-İhtiyar molla fark edebilecek mi?
Fatih denileni yapar, hatta ilk işaret edilen yer kaybolmasın diye mührünü
gömdürür.
Ama Akşemseddin dallara bakmaz bile, ertesi gün milimi milimine ilk gösterdiği
noktaya yönelir. Hatta bir ara durur:
-Sultanımızın mührü, der,
-Ne arıyor orada?
Büyük veli bakar, bu mevzu çok tartışılacak, şüpheye mahal bırakmaz:
-Kazın! buyururlar.
Toprağın bir kulaç altından yeşil somaki bir taş çıkar.
Üstünde kûfi harflerle “Hâzâ kabri Halid bin Zeyd” yazılıdır. Kalabalık bir hoş
olur. Derhal türbe ve mescit hazırlıklarına girişirler
![]()
Biliyormusun?
Üç kıtada altı asırlık bir hükümranlık şanlı ecdadımızın devlet ve medeniyet
mirasının sırlarının bulunduğu ve dünyanın en büyük arşivi olan Osmanlı
Arşivi'ni, bizler doğru dürüst incelememişken bine yakın Amerikalı ile yüze
yakın İsrailli tarihçinin yıllarca didik didik ettiğini...
Bugün ABD'de sadece "Enderun okulu"hakkında hazırlanan uzman eserlerin ve
doktora tezlerinin sayısının 350 tane olduğunu...
Osmanlı içtimai yapısı üzerine uzman olan Erlanyen Üniversitesi profesörlerinden
Hutterrohta :
"Osmanlı Devleti, geniş topraklarını ve üzerindeki çeşitli kavimleri, Topkapı
Sarayı'ndan mükemmel bir şekilde idare ediyordu. O saray da batıdaki en mütevazi
bir derebeyinin sarayı kadar bile büyük değildi. Bu nasıl oluyordu?" diye
sorulduğunda, Profesör Hutterroht'un:
"Sırrını çözebilmiş değilim. 16. asırda Filistin'in sosyal yapısı üzerinde
çalışırken öyle kayıtlar gördüm ki hayretler içinde kaldım. Osmanlı, üç yıl
sonra bir köyden geçecek askeri birliğin öyle yemeğinden sonra yiyeceği üzümün
nereden geleceğini planlamıştı. Herhalde Osmanlı, devlet olarak insanlığın en
muhteşem harikasıdır" diye cevap verdiğini...
1096 yılında Haçlıların Kudüs'e girerek 40. 000 Müslümanı kılıçtan geçirdikten
sonra Gödofroi dö Buygom' un Papa II Urban' a yazdığı mektupta:
"Kudüs'te bulunan bütün Müslümanları katlettik, malumunuz olsun ki, Süleyman
Mabedi'nde atlarımızın diz kapaklarına kadar Müslüman kanına batmış olarak
yürüyoruz. " diyerek barbarlıklarını belgelediklerini...
![]()
Türk Gibi Kuvvetli
Osmanlı İmparatorluğu en geniş sınırlarına ne zaman ulaştı, biliyor musunuz? 7
yaşında tahta çıkan ve 39 yıl padişahlık yapan Dördüncü Mehmed zamanında!
Bu dönemde, dünyanın hemen bütün devletleri Türklerin gözüne girmek, onlarla
diplomatik ilişki kurmak için gayret gösteriyor ve bu konuda adeta birbirleriyle
yarışıyorlardı. Ünlü Fransız tarihçilerinden Albert Vandal bu konuda şunları
yazıyor:
"En medeni milletlerden en barbarlarına kadar dünyada her devlet; askeri
gücünden korktukları Türk Devleti'nin karşısında eğiliyor ve Türklerle hoş
geçinmeye çalışıyordu. İstanbul, her milletin diplomatlarıyla dolup boşalan bir
merkezdi. Osmanoğullarının tahtı önünde eğilmek için büyükelçiler birbirleriyle
yarışıyorlardı.
Bu tarafta, 'Halife' sıfatını da taşıyan padişaha, hükümdarının yüksek
saygılarını sunan Buhara elçisi, diğer tarafta; şaşaada birbirleriyle yarış eden
ve bu uğurda herşeyi göze alan Almanya İmparatoru ile Polonya Kralı'nın elçileri
görülüyordu. Polonya elçisinin beraberindekileri o derece kalabalıktı ki,
İstanbul'a bir Leh ordusunun geldiği sanılabilirdi.
İstanbul'daki büyükelçilerin bando ve mızıka takımlarıyla özel savaş gemileri ve
başka donanımları vardı. Törenlerde; önlerinde Hazreti Meryem'in tasvirini
götürüyor; Türkler, hiçbir taassub eseri göstermeksizin bu alayları
seyrediyorlardı. Büyükelçiler sadrazamın eteğini öpmek ve padişahın huzurunda
yere kapanmak için acele ediyor, adeta birbirlerini yiyorlardı!"
Fransız Büyükelçiliği Baştercümanı olarak bu dönemde görev yapan yazar Antoine
Galland da padişahın sefere çıkışı ile ilgili gözlemlerini kısaca şöyle
anlatıyor:
"Sultan Dördüncü Mehmed, 7 Mayıs 1672 Cumartesi günü Lehistan seferi için
İstanbul'dan ayrıldı. Hayatımda bundan daha güzel, daha muhteşem bir alay
görmedim. Dünyanın hiçbir yerinde bundan daha parlak, daha düzenli, daha zengin
bir geçit töreni yapılamaz.
Ordunun, bizzat padişahın kumandası altında şehirden çıkışı güneşin doğuşundan
başlayarak tam beş saat sürdü. Polonya sınırına kadar olan merkezlerdeki Türk
birlikleri yolda bu orduya katılacaklardı.
Geçen askerler atları da muhteşemdi. Öyle ki, insan hangisini seyredeceğini
şaşırıyordu. Atların üzerinde fevkalâde güzel örtüler vardı, yalnızca başları ve
bacakları görünüyordu. Zırhlı olmayanların sağrıları kaplan veya pars
postlarıyla örtülmüştü. Üzerlerinde büyük bir ihtişamla oturan sipahiler; kılıç,
yay, sırma işlemeli ve içi oklarla dolu bir okluk taşıyorlardı. Gayet güzel
cilalanmış kalkanları vardı.
İlk birlikler geçtikten sonra kalabalık bir mehter takımı yürümeye başladı. Hem
kendilerine has yürüyüşleriyle yürüyor, hem de çalıp okuyorlardı. Kösler ve
davullar vurduğu zaman adeta yer yerinden oynuyordu. Sergiledikleri ihtişam
görülmeye değer birşeydi.
Mehter takımından sonra yine, sonu gelmez gibi görünen birlikler geçmeye
başladı. Türk askerinin demirden yapılmış işlemeli zırhları; rengârenk satenden
sarıkları, ipek kordonlarla süslü kadife cepkenleri, en iyi şekilde yapılmış
silahları; seyredenleri hayretle karışık bir hayranlık içinde bırakıyordu.
Silahlarına öylesine özen gösterilmişti ki; her ok ayrı ayrı cilalanmış ve
süslenmişti..."
İşte, böyle bir dönemde, orta Avrupa'ya açılan en önemli kapılardan biri olan
Uyvar Kalesi fethedildi.
Sadrazam Fazıl Ahmed Paşa komutasındaki Türk ordusu 18 Ağustos 1663 günü kuşatma
harekatını başlattı. Avrupa'nın en dayanıklı kalesi olarak kabul edilen Uyvar'ın
düşeceğini ihtimal verilmiyordu. Ancak, Türk ordusunun iyi yönetilmesi ve ısrarı
karşısında çaresiz kalan düşman, kuşatmanın otuz yedinci gününde teslim
şartlarını görüşmeyi kabul etti. 24 Eylül günü Türkler Viyana'ya doğru yol
alıyorlardı.
Uyvar'ın kaybedilişi Avrupa'da büyük yankılar uyandırdı. Onlara göre Türkler
"olmaz"ı daha oldurmuşlardı Onun için, herhangi bir konuda gücünü - kuvvetini
ortaya koyan, kararlılık ve kahramanlık gösteren birine, "Uyvar önündeki Türk
gibi kuvvetli" diyorlardı. Bu söz Avrupa'da giderek bir "atasözü" haline geldi
ve nesilden nesile kullanılır oldu.
![]()
Cihan Padişahı Böyle Olur...
Dördüncü Murad, Üçüncü Selim ve İkinci Mahmud Osmanlı döneminin iz bırakan
Padişahları arasındadırlar. Dördüncü Murad iç isyanları bastırma konusunda
gösterdiği kararlıkla ve Bağdat'ı fethetmesiyle, Üçüncü Selim ve İkinci Mahmud
da daha çok yenilikleriyle ön plana çıkmışlardır. Ama biz burada onları bir
başka yönleriyle tanımak istiyoruz. Mesela, Dördüncü Murad'ın iyi bir sporcu
olduğunu biliyor muydunuz..?
İyi kılıç kullanan, iyi ok ve mızrak atan Dördüncü Murad bunu çok çalışmasına ve
düzenli olarak spor yapmasına borçluydu. Ağırlık kaldırmada üstüne yoktu ve 260
kiloya yakın gürzlerle idman yapardı. Böyle olunca da pazuları ve kasları
oldukça gelişmişti. İri yarı, güçlü kuvvetli bir adam olan Silahdarlık görevinde
bulunan Musa Paşa'yı kuşağından kavradığı gibi havaya kaldırıp dolaştırdığı ve
hiç yorgunluk duymadığı biliniyor.
Zamanın Hind elçisi bir gün Dördüncü Murad'a gergedan derisinden yapılma bir
kalkan getirir ve bu kalkana kurşun ve ok işlemediğini söyler. Dördüncü Murad
bunu denemek ister ve kalkanı uygun bir yere koydurduktan sonra "harbe" adı
verilen kısa mızrağı fırlatır. Harbe bu kalkanı deler geçer. Hemen ardından
yayıyla gerdiği okunu fırlatır ve kalkanı yine deler. Hind elçisinin
mahçubiyetini düşünebiliyor musunuz?
Derler ki, Dördüncü Murad'ın fırlattığı ok tüfek mermisinden daha hızlı giderdi.
Nitekim Okmeydanı'nda fırlattığı ok 706.5 metre uzağa gitmiş, oraya Dördüncü
Murad adına bir nişan taşı dikilmiştir.
Peki ya Üçüncü Selim'le İkinci Murad?
Dördüncü Murad döneminde belki okçulukta "dünya rekoru" sözü edilmiyordu ama,
Üçüncü Selim bu konuda dünya rekortmeni olarak adını tarihe yazdırmayı başardı.
1798 yılında ve Üçüncü Selim 37 yaşında iken yayını ayağı ile gerdirdikten sonra
oku fırlatıyor ve bu ok tam 888 metre 86 santim uzağa düşüyor. Bu, "dünya
rekoru" olarak tescil ediliyor. Aradan 161 yıl geçiyor ve Amerikalı Don Lauvre
Üçüncü Selim'in bu rekorunu kırmak istiyor. Büyük iddialarla herkesi başına
topluyor; ayağıyla yayı geriyor, geriyor ve okunu fırlatıyor ama bu ok ancak 856
metre 91 santim uzağa düşüyor. Yani Üçüncü Selim'in fırlattığı mesafeden
yaklaşık 32 metre daha az!
Don Lauvre bir de ayakta atış yapıyor ve bu atışta ok 777 metre 85 santim uzağa
düşüyor. Oysa, 1808 yılında Osmanlı tahtına çıkan İkinci Mahmud Amerikan
elçisinin de bulunduğu bir törende oku 792 metreye fırlatmıştı.
Demek ki, oturarak ve ayakta gerdirilen yayla ok atışında dünya rekoru Üçüncü
Selim'e, ayakta yapılan atışta da İkinci Mahmud'a ait.
Sözün başında "Cihan Padişahı dediğin böyle olur" demiştik...
Gerçi "Cihan Padişahlığı" dönemi yavaş yavaş sonra eriyordu ama, "devletin
ölümü" bile farklıydı ve işte böyle, dosta -düşmana parmak ısırtan güzellikler
de yaşanıyordu.
![]()
Kanije Destanı ...Mutlaka Okuyun..!!!!
Estergon gibi, Avrupa içlerindeki serhad kalelerimizden biri de Kanije Kalesi
idi. 1600 yılında ele geçirilen kale, 1601 yılında 100 bin kişilik bir düşman
ordusu tarafından kuşatıldı. İşte bu destan, kalede bulunan 9 bin Türk
gazisinin, ihtiyar mücahid Tiryaki Hasan Paşa komutasında bu 100 bin kişiye
karşı verdiği şanlı mücadeleyi anlatır...
Yıllardan beri Osmanlı'nın karşısına hiç bir devlet yalnız çıkamıyor, en az üç -
beş devletin ordusu bir araya gelerek hareket ediyordu. Yine öyle oldu.
Avusturya, İtalyan, İspanyol, Malta ve Papalık askerleri ile Macar ve Fransız
gönüllüleri geleceğin imparatoru Arşidük Ferdinand komutasında Kanije Kalesi'ni
kuşattılar.
Kanije Kalesi'nin etrafı bataklıkla ve kaleye ulaşmak için köprüler kurmak
gerekiyordu. Daha bir yıl önce Türkler başarmıştı ama, şimdi onların
yaptıklarını taklide kalkışan düşman bunu beceremiyordu. Kurdukları köprülerin
gece vakti kale içine çekildiğini görüp neye uğradıklarını şaşırıyor, çok sayıda
kayıp veriyorlardı.
Bu arada iki düşman askeri esir alınmıştı. Tiryaki Hasan Paşa onları sorguya
çekince, düşman ordusu içinde bulunan Macarlara pek güvenilmediğini anladı.
Peygamber Efendimizin "Harp hiledir" Hadis-i Şeriflerini hatırladı ve
düşündüklerini Kara Ömer Ağa'ya anlattı.
Kara Ömer Ağa iki esiri alıp götürdüğü ve onlara :
- "Aslında kendisinin de onlardan olduğunu, küçükken devşirilip orduya
alındığını" anlattı. "Her gece bin kadar Macar fedaisinin kaleye geçip Türklere
yardımcı olduğunu, bu durumda işlerinin çok zor olduğunu" söyledi. Kalede
bulunan asker ve mühimmat hakkında da oldukça abartılı rakamlar verip onları
salıverdi.
Esirlerin götürdüğü haberler düşman ordusunun moralini bozmaya yetmişti.
Ferdinand bunu önlemek için askerlerine büyük vaatlerde bulundu. Burçlara ilk
çıkacak olanlara 10 köy, Tiryaki Hasan Paşa'yı yakalayacak olana ise 40 köy vaad
ediyordu. Böyle dolduruşa getirilen düşman ordusu ertesi sabah toplu bir hücuma
giriştiyse de Tiryaki Hasan Paşa'nın ustaca manevraları karşısında sonuç
alamadılar ve üstelik 18 bin ölü verdiler.
Artık karşılıklı toplar konuşuyor ama Türk ordusunun stokları gittikçe
azalıyordu. Bu savaş bir güç gösterisinden çok Tiryaki Hasan Paşa'nın
kurnazlıkları ve harp hileleriyle ayrı bir havaya bürünmüştü. Türk ordusundan
kaçan iki devşirmenin, kaledeki gerçek durumu düşmana bildirmeleri üzerine yeni
bir oyun oynadı. Ellerinde bulunan esirlere, onların kendi adamı olduğunu
inandırıp salıverdi. Böylece düşmanın yeni bir toplu hücuma kalkması önlenmiş
oldu. Sahte mektuplarla Avusturyalılarla Macarların arası iyice açıldı.
Avusturyalıların Macar beylerini idam etmeyi kararlaştırdıkları bir sırada Macar
askerleri durumu öğrenip kaçtılar.
Böylece zaman kazanılmış ve kış günleri gelip çatmıştı. Düşman ne yapacağını
düşünürken Kara Ömer Ağa yanına 300 kişi alıp dışarı çıktı ve baskın
hareketlerinde bulundu. 900 kişiyi öldürüp 150 esir aldı ve ele geçirdiği 12
topla geri döndü. Düşman panik halindeydi. Bu durumu değerlendiren Tiryaki Hasan
Paşa kalede yalnızca 600 kişi bırakarak dışarı çıktı ve hücum emrini verdi.
Artık düşman dağılmış, kaçıyordu. Akşama kadar 30 bin ölü verdiler ve kalenin
çevresi tamamen boşaldı. Geriye düşmandan 47 büyük kuşatma topu, 24 bin tüfek,
60 bin çadır, 14 bin kazma - kürek, binlerce araba dolusu yiyecek - giyecek,
barut ve ilaç erzak ve mühimmat kaldı.
Bu, dünya tarihinde eşi görülmemiş bir gerçek destandı. 9 bin Türk askeri,
kendisinden en az 10 kat fazla bir orduya karşı arslanlar gibi dövüşmüş ve
düşmanı adeta topyekun imha etmişti. İşte, "Bir Türk on düşmana bedeldir"
sözünün isbatı ve işte bu destanın gerçek kahramanı 70 yaşındaki bir Türk
büyüğünün bizlere verdiği ders...
Bu akıl almaz derecedeki büyük başarı üzerine Cihan Padişahı Üçüncü Mehmed
Tiryaki Hasan Paşa'ya vezirlik rütbesi veriyor ve alışılmışın aksine bizzat
kendi eliyle hazırladığı "Hatt-ı Hümayun"u gönderip şöyle diyor:
"Yerin ve ğöğün sahibi olan Yüce Allah'a hamdolsun ki, Osmanlı Devleti'ne senin
gibi paşalar ve askerlerin sayesinde nice zaferler nasib eyledi.
Sevgili Peygamberimize salât ve selâm olsun ki, seni ve Devlet-i Aliyye
askerlerini kendi yolunda cihad eylerken görürüz.
Ettiğin hizmetler yüce dergâha arzedilip adın iyi adlılar defterine yazılır
olmuştur. Berhudar olasın; sana Vezirlik verdim. Seninle birlikte bulunan
askerlerim dahi manevi oğullarımdır, yüzleri ak ola... Bu mektubumu al kahraman
askerlerime okuyup, 'Allah'a, Peygamber'e ve sizden olan devlet reisine itaat
ediniz' mealindeki ayet-i kerimenin yüce manasını onlara bildiresin. Seninle
orada bulunanlara dilediklerini ver. Hepinizi Cenab-ı Hakk'a emanet ederim."
Ve işte, iltifat karşısında mahçup olan, gözyaşlarını tutamayıp ağlayan ve
sevinecek yerde üzülen o büyük insanın yine gözyaşları içinde söylediği sözler:
"Kanije'de ettiğimiz küçük bir hizmet karşılığı bize vezirlik vermişler ve
'Hatt-ı Hümayun' göndermişler. Halbuki, Kanuni Sultan Süleyman Makbul İbrahim
Paşa'yı tam bir selahiyetle kendi yerine vekil tayin ettiği zaman bile O'nun
eline böyle bir yazı vermemişti. Rahmetli Piyale Paşa Yavuz Sultan Selim
Hazretlerinin damadı olduğu ve Sakız Adası'nın fethi gibi nice zaferler
kazandığı halde kendisine vezirlik çok görülmüştü. İslam Halifesi'nin Hatt-ı
Hümayun'u Kanije savunması gibi küçük bir hizmete mükafaat olmaya başladı.
Devletin vezirliği benim gibi kocamış kimselere kaldı. Buna üzülmeyeyim de neye
üzüleyim?"
Tiryaki Hasan Paşa'nın, o eli öpülesi pir ü fani'nin altın harflerle yazılıp
günümüzde her evin, her makamın baş köşesine çerçeveletilip asılması gereken bu
sözleri üzerine söz söyleyip yorum getirmeye bilmem lüzum var mı?
![]()
Mimar Sinan
Sultan İkinci Selim çok sevdiği Edirne'ye bir cami yaptırmak isteyince tabii
hemen Mimar Sinan'ı çağırdı. Bu cami öyle bir eser olmalıydı ki, dünyada eşi ve
benzeri olmamalıydı.
Artık, ustalığının doruğunda olan Mimar Sinan için bu pek de öyle zor bir iş
değildi. Üstelik, Mimar Sinan'ın şimdi büyük bir hedefi vardı:
Selimiye Camii'nin kubbesi, Bizanslılardan kalan Ayasofya'nın kubbesinden daha
büyük olacaktı!
İnşaat altı yıl sürdü ve ortaya muhteşem bir eser çıktı. Mimar Sinan, "Allah'ın
yardımı ve Sultan Selim Han'ın arzusu ile" caminin kubbesini Ayasofya
kubbesinden 6 arşın boydan ve 4 arşın derinlikten geçmeyi başarmıştı. Kubbe 8
filayağına dayanan kasnak üzerine oturuyordu ve kaideden başlayarak 15.86 metre
yüksekliğinde idi. Caminin 4 minaresine ise üçer şerefe konulmuştu ve her üç
şerefeye de üç ayrı yoldan çıkılıyordu. Böyle bir eser elbette ki yabancıları da
hayran bırakıyor, gören herkes O'nu gıpta ile seyrediyordu.
Mesela, İngilizlerin ünlü mimarlarından Elvis, Edirne'deki Selimiye Camiinin
kubbesi ile ilgili olarak şunları söylüyor:
- "Bu kubbeyi aşağı indirseniz ve içini altınla doldursanız bile, Büyük Sinan
olmadan günümüzün teknolojisi ile tekrar yapamazsınız!"
Balkan savaşları sırasında Bulgarlar bir ara Edine'yi işgal etmişlerdi. O sırada
camiyi gören ve hayranlıkla seyreden bulgar komutan,
"Bu mabedi Türklerin yaptığını bilmeseydim, Allah'ın yaratmış olduğunu
söylerdim" diyerek hayranlığını belirtiyor.
Sonra, camiyi gezen bir Alman profesör ve mimarı da şöyle diyor:
- "Kendimi bütün zamanların mimarlarından daha kaabiliyetsiz görüyorum. Selimiye
gibi bir mimari şahasere ve Sinan gibi bir mimara sahip olan bu devleti takdir
ediyorum!"
Evet... Büyük eserleri ancak büyük sanatçılar ortaya koyabilirler ve büyük
sanatçıları ancak büyük devletler yetiştirebilirler.
![]()
Mektup
Fransa Kralı I. Fransuva Alman İmparatoru ve İspanya Kralı Şarlken'le yaptığı
savaşı kaybedip esir düşmüştü.
Fransuva, annesi Luiz dö Savua aracılığıyla Jean Frangipani isimli elçiyi Kanuni
Sultan Süleyman'a gönderdi. Elçi hem Fransuva'dan hem de annesinden birer mektup
getirmişti ve Kanuni Sultan Süleyman'dan yardım istiyordu.
Kanuni Sultan Süleyman elçiye iltifatlarla karşıladı ve 1526 yılının Şubat
ayında Fransa Kralı'na şu mektubu gönderdi:
"Ben ki, Akdeniz'in ve Karadeniz'in ve Rumeli'nin ve Anadolu'nun Karaman'ın ve
Rum'un ve Dulkadır Vilayeti'nin ve Diyarbakır'ın ve Kürdistan'ın ve Acem'in ve
Şam'ın ve Halep'in ve Mısır'ın ve Mekke'nin ve Medine'nin ve Kudüs'ün ve bütün
Arap diyarının ve Yemen'in ve daha nice memleketlerin -ki yüce atalarımızın
ezici kuvvetleriyle fethettikleri ve benim dahi ateş saçan kılıcımla
fetheylediğim nice diyarın sultanı ve padişahı Sultan Bayezıd oğlu Sultan Selim
Han oğlu Sultan Süleyman Han'ım.
Sen ki, Françe vilayetinin kralı Françesko'sun.
Sultanların sığınma yeri olan kapıma, sadık adamın Frankipan ile mektup gönderip
ve bazı ağız haberi dahi ısmarlayıp; memleketinizin düşman istilasına
uğradığını, hapse atıldığınızı bildirip; kurtarılmanız hususunda bu tarafta
yardım ve medet istemişsiniz. Her ne ki demiş iseniz, yüksek katıma arzolunup
teferruatıyla öğrendim.
Padişahların bozguna uğraması ve hapsedilmesi şaşılacak şey değildir. Gönlünüzü
hoş tutup hatırınızı incitmeyiniz.
Ulu ecdadımız daima düşmanı kovmak ve memleketler fethetmek için seferden geri
kalmamıştır. Biz dahi onların yolundan yürüyüp, her zaman memleketler ve sağlam
kaleler fetheyleyip; gece-gündüz atımız eğerlenmiş ve kılıcımız kuşanılmıştır.
Allah hayırlar versin ve iradesi ne ise o olsun. Bunun dışındaki durum ve
haberleri adamınızdan sorup öğrenirsiniz, vesselam!"
![]()
Casus
Alman İmparatoru Şarklen'in Türkiye'deki elçisi tarafından "Dünyanın en güçlü
ordusu" olarak tanımlanan Türk Ordusu, Birinci Viyana kuşatmasından önce
Budapeşte önüne gelmiş, şehri kuşatmıştı.
Etrafta dolaşan şüpheli birini yakalayan askerler onu doğruca Başvezir İbrahim
Paşa'nın huzuruna çıkardılar.
İbrahim Paşa ile o adam arasında şöyle bir konuşma geçti:
"- Sen kimsin?"
"- Kral Ferdinand'ın subayıyım efendimiz!"
"- Demek casusluk niyetiyle geldin... Peki, ne öğrenmek istersin?"
"- Görevim, ordunuz hakkında bilgi toplamaktı!"
"- Anlaşıldı... Şimdi var, istediğin bilgileri topla!.."
İbrahim Paşa, sonra da ilgililere dönüp emir verdi:
"- Bu casusa istediği herşey gösterilsin, sorduğu herşeye doğru cevap verilsin!"
Söylenenler yapıldı ve Alman subayı adeta misafir olarak ağırlandı.
Osmanlı ordugâhını baştan başa dolaşan casus subay gördükleri karşısında
hayretini gizleyemiyordu. İşi bittikten sonra tekrar huzura çıkarılınca İbrahim
Paşa'ya da durumu anlattı. İbrahim Paşa gülerek elini uzattı ve onu yolcu etti:
"- Haydi git, gördüklerini kralına anlat!.."
Osmanlıların kendi güçlerinden ne kadar emin olduklarını gösteren güzel bir
örnek, değil mi?
Öyle bir örnek ki, dünyada eşi ve benzeri ne görüldü, ne de görülecek!
İşte büyük ordu, işte büyük devlet ve işte büyük devlet adamları!..
En kudretli ordu
Şarlken adıyla bilinen Alman İmparatoru ve İspanya Kralı Charles-Quint'in elçisi
olarak yedi yıl boyunca Türkiye'de kalan Oger Ghislain de Busbecg, Kanuni Sultan
Süleyman devrindeki Türk Ordusu ile ilgili gözlemlerini şöyle anlatıyordu:
"Türk ordusu ile kendi ordumuzu karşılaştırdığım zaman gelecekte başımıza
gelebilecek olan şeyleri düşünüyor ve irkiliyorum.
Türkler, tarih boyunca düşünülebilecek en kudretliorduya sahipler.
İmparatorluğun bitmek- tükenmek bilmeyen bütün kaynakları bu ordunun emrinde.
Zafere alışkanlık, kazanılan sürekli zaferlerin tecrübesi, birlik, düzen,
disiplin, kanaatkârlık ve uyanıklılık bu büyük ordunun başlıca vasıflarını
oluşturuyor.
Bizim ordularımız ise fakir, savurgan, yenilgiler yüzünden maneviyatını
yitirmiş, disiplinsiz, başıboş, sarhoş ve tamahkâr bir halde. Şuna eminim ki,
İran sürekli olarak doğudan Türkiye'yi tehdit etmese, Avrupa'nın işi çoktan
bitmiş olacaktı.
Türkler İran'ın işini bitirdikten sonra bütün ağırlıklarıyla bize
yöneleceklerdir. Böyle bir durum karşısında ne yapacağımızı ve buna ne derece
hazırlıklı olduğumuzu düşünüyorum da, korkuyorum.
Türk ordusunda ilk dikkatimi çeken, çeşitli sınıflara mensup askerlerin kendi
karargâhlarından dışarı çıkmamaları oldu. Bizim karargâhlarda olup-bitenleri
bilenler buna inanmayacaklardır. Onbinlerce askerin bulunduğu Amasya ordugâhında
büyük bir sessizlik hüküm sürüyordu. Orada kavgadan, tartışmadan, şiddetten ve
zorlamadan eser yoktu. Yüksek sesle konuşana bile rastlamadım. Her taraf
tertemiz, pırıl pırıldı. Türkler artıkları derhal yakıyor ya da uzağa götürüp
gömüyorlar. Onlar hiç kumar bilmiyorlar. Bizim ordugâhlarımızda ise zar ve kâğıt
oynanmayan, içki içilmeyen, kavga çıkmayan çadır yoktur.
Türk ordusunda en küçük bir disiplinsizlik hemen cezalandırılıyor ve hiç bir
suça göz yumulmuyor. Ordugâhta bir bayram namazının kılındığına şahid oldum.
Saflar şaşılacak derecede düzgündü.
Uçsuz bucaksız bir kalabalık; türlü türlü, renk renk üniformalar, altın, gümüş,
lâl, ipek ve saten pırıltıları içinde alabildiğince uzayıp gidiyordu. Yalnız, bu
servet ve ihtişam içinde herkes mütevazi idi. Bu kudret ve zenginlik onlar için
alışılmış, benimsenmiş şeylerdi. Uzakta tımarlı süvarilerin binlerce atı
görünüyordu. Bu atlar da gayret yüksek ve bakımlı hayvanlardı.
Türk toplumunun manzarası da Türk ordusunun manzarasından farksızdır. Aynı
sessizlik, servet içindeki sadelik, kendine güvenenlere mahsus tevazu halk
tabakalarına kadar yayılmış durumda. Kısacası, Türklerden alacağımız dersler
sonsuzdur."
![]()
Yavuz Sultan Selim Han
Osmanlı ordusu Mısır seferine giderken haliyle bağlık - bahçelik yerlerden
geçiliyordu. Salkım üzümler, olgunlaşmış elmalar, armutlar ve daha türlü türlü
meyvalar vardı.
Ordu Gebze yakınlarında konakladığı zaman, Yavuz Sultan Selim,'in içine bir
şüphe düştü:
- "Acaba askerim sahibinden izinsiz üzüm ve elma koparmış olabilir mi?" diye
düşünüyordu. Hemen Yeniçeri Ağası'nı çağırdı ve durumun araştırılmasını emretti.
Heybeler - torbalar araştırıldı, iyice soruldu ama, asker üzerinde hiç bir iz
bulunamadı. Yeniçeri Ağası gelip durumu söylediğinde Padişah rahatlamıştı. El
açıp dua etti:
"Ey Allah'ım!.. Bana haram yemeyen bir ordu ihsan ettiğin için Sana şükürler
olsun."
Sonra Yeniçeri Ağası'na dönüp şunları söyledi:
"Eğer askerlerim içinde bir tek kimse sahibinden izinsiz bir meyve koparıp yese
idi, Mısır seferinden vazgeçerdim. Çünkü hay ağa, haram yiten bir ordu ile
beldelerin fethi mümkün olamaz!.."
![]()
Şehzade...
Şehzade Mehmet (Fatih) çok zekidir, ancak ele avuca sığmaz. Derslerini
bellemekte zorlanmaz, ama hiç çalışmaz. Hele ezberle işi olmaz. Çok hocada okur,
ama tamamını yıldırır. Zaman zaman öğretmenlerini makaraya alır.
Hatta bir keresinde hocası Molla Yegan’ı durdurur:
-Aman efendim, ne yapıyorsunuz? der.
-Anlayamadım?
-Mermere basıyorsunuz!
-Eee ne var bunda?
-Az evvel okuttunuz ya hocam. Meryem Validemiz İsa Aleyhisselam’ı taş üstünde
getirmedi mi dünyaya. Öyleyse mermere hürmet gerek.
-Ya... Öyleyse çıkar bakayım çorabını.
-Niye hocam?
-Bilmiyor musun aynı Meryem validemiz İsa Aleyhisselamın beşiğini de yün ile
örttü. Öyleyse örgüye hürmet gerek.
![]()
Seni öyle bir döverim ki!
Fatih Sultan Mehmed bir padişah oğludur ve kendisi istemedikten sonra kimse diz
çöktüremez ona.
Murat Han, şehzadenin eğitiminin sıkıntısının farkındadır. Evet Molla Yegan,
Molla Fenari, Molla Ayas muhteşem alimlerdir. Ancak bu haşarı şehzadeyle
uğraşmak, on medrese yönetmekten zor olmalıdır. “Acaba onu kim yola
getirebilir?” diye düşünürken Molla Gürani’nin siması belirir gözünde. O ana
kadar nasıl da aklına getiremediğine şaşar. Tabii, öyle ya. Dudaklarına alaycı
bir tebessüm yayılır. “Hadi bakalım” diye mırıldanır, “Şimdi derslerini kır da,
göreyim seni”
Padişah Molla Gürani hazretlerini şehzadeye Manisa’ya yollarken:
-Eti de senin, der,
-Kemiği de. O bundan böyle senin oğlun. Var bildiğin gibi işle!
Mübarek Manisa’ya vardığı saat, şehzadeyi derse çağırır. Uşaklara bile itibar
eder, ama geleceğin sultanını görmezden gelir. Talebesine sıradan biri gibi
davranır ve:
-Otur! Der.
Şehzade tam otururken:
-Hayır oraya değil, şuraya! Diye emreder.
O güne kadar emretmeye alışan şehzade şaşakalır. Belki de hayatında ilk kez diz
çöker. Molla emsileyi açar ve emreder:
Darabe (Dövmek) fiilini çek bakayım!
Fatih fiili kafasına göre çeker. Çat pat bir şeyler söyler işte. Molla
Gürani’nin kaşları yıkılır, kafasını “olmadı” gibilerden sallar, bakışlarıyla
azarlar. Sonra üstüne basa basa fiili çeker ve sesini yükselterek misallendirir:
-Döverim, seni döverim, seni öyle bir döverim ki!...
Fatih ağlamaklıdır. Dudakları uçuklaya yazar. Korkudan sesi titrer. İçinden son
cümleyi tekrar eder.
-Darabtühü cidden şediden. İnanın döver mi döver.
Bundan böyle saray halkına rezil olmak da vardır işin içinde.
Şehzade artık geceleri ödev yapmaya başlar ve ezberlerini aksatmaz. Daha doğrusu
aksatamaz. Ama gün gelir ilmin tadını alır. Eski haşarılıklarından utanır. Çok
değil üç beş ay sonra bambaşka biridir o. Molla Gürani hazretleri:
-Arabi ve Farisi bilmek yetmez, der,
-Düşmanlarının da lisanını öğrenmelisin!
Nitekim Fatih Latince, Sırpça ve Rumca öğrenir. Hem konuşur hem yazar.
Ardından “kafirdir” demez, Şehzadeyi İtalyan asıllı Anconal Giriaco’nun önüne
oturtur, Avrupa tarihini okutturur. Dahası neme gerek dedirtmez, aritmetiğe,
geometriye, astronomiye zorlar. Hepsi bir yana ufkunu açar. İnanç aşılar. Eğer
istenirse gemilerin karadan, kağnıların sudan yürüyebileceğine inandırır.
Bir ara Manisa’ya gelen Sultan Murat, oğlunu tanıyamaz. Fatih görünüşte
çocuktur, ama çok olgundur. Ufku geniştir sonra. Hedefleri, idealleri vardır. Ki
İstanbul bunlardan biridir sadece. İşte belki de bu yüzden tahtını düşünmeden
bırakır ona.
Sultan Murat Molla Gürani’ye şükranlarını sunarken kelime seçmekte zorlanır.
Hatta gözü kapalı vezirlik teklif eder. Mübarek boş versene gibilerden omzunu
silker:
-Onu isteyene verin Sultanım, der,
-Yıllardır bu makama ulaşmak için çalışanları kırmayın. Dostlarınızdan olmayın
sonra!
Ancak kadılığı reddetmek gibi bir şansı olmaz. Nitekim bir müddet devlet
erkanıyla çalışır. Ancak fırsatını bulduğu an ayrılır, apar topar Kahire’ye
döner. Belki de vebalden kaçar.
![]()
Fetih
Başta Akşemseddin olmak üzere ileri gelen şeyhlerle dervişler "İstanbul'un
mutlaka fethedileceğini" söyleyerek ordunun moralini yükseltiyorlardı. Yapılan
tefsirlere göre, Kur'an-ı Kerim'de geçen "Beldetün Tayyibetün - Güzel Şehir"
sözündeki rakamların toplamı ebced hesabıyla 857 oluyordu ve bu rakam, Hicri
takvime göre İstanbul'un fetih yılı oluyordu.
Bu şehir, Milad öncesinden başlayarak hiç gündemden düşmemiş, şimdiye kadar
çeşitli milletler tarafından defalarca kuşatılmıştı. İslam Peygamberi Hazreti
Muhammed'in Hadis-i Şerifleriyle tuttukları ışık Müslümanları da bu şehir
üzerine yöneltti.
655 yılında ve Hazreti Osman'ın Halifeliği döneminde Hazreti Muaviye tarafından,
668 yılında Muaviye'nin oğlu Yezid tarafından, daha sonra da başka İslam
orduları tarafından kuşatmalar yapıldı. 668 yılında yapılan kuşatmada, Peygamber
Efendimizin sancaktarlığını yapn Hazreti Eyyup El Ensari şehid olmuştu. O'nun
yakın bir yerde defnedilmiş olacağını tahmin eden din byükleri mezarının yerini
bulmak için büyük gayret gösteriyorlardı.
Akşemseddin kendini adeta bu konuya adamıştı. Bir gece Padişah'ın hazır
bulunduğu otağda secdeye kapanıp kendinden geçmiş ve Allah'la başbaşa kalmıştı.
Secdede o kadar uzun kaldı ki, orada bulunanların çoğu, "Efendi mezarın yerini
bulamadığı için utancından başını kaldıramaz oldu" diye alaya almaya
başlamışlardı. Derken, Akşemseddin başını yerden kaldırdı, gözyaşlarıyla
sırılsıklam olmuş yüzünü yanında bekleyen Sultan'a çevirdi ve büyük müjdeyi
verdi:
"- Beyim! Allah'ın hikmeti, seccademizi Eyüp Sultan Hazretlerinin mezarı üzerine
sermişiz. Hemen şu yeri kazsınlar!"
Hemen toprak kazıldı... Heyecan dorukta, bütün bakışlar aynı noktada! Ve işte
bir sanduka üzerine şöyle bir yazı. "Hâzâ kabrü Ebü Eyyüb.."
Kimde can kalır? Herkes sevinçten ağlıyor ve haber Türk ordusunun safları
arasında dalga dalga yayılıyor:
"Müjdeler olsun, müjdeler olsun ki, Eyyup Sultan Hazretlerinin mezarı
bulundu!.."
Bu müjdeyi alan ordunun değil bir Bizans, bin Bizans bile dayanamaz artık.
Nitekim dayanamadı da.
![]()
Kanuni Sultan Süleyman'ın Cezası
Kanuni Sultan Süleyman düğünlerde yetenekli kişilerin gösteri yapmasını çok
severmiş.
Yine bir gün, bir düğünde İstanbul’a Osmanlı ülkesindeki bütün canbazlar,
madrabazlar, ateş üfleyenler vesaire vesaire hepsi doluşmuşlar.
Kanuni gösterileri zevk ile izlemiş. Birinciye de ihsanlarda bulunacakmış.
Bir adam varmış, dikiş iğnesini 5 metre uzağa koyuyor, dikiş ipini 5 metre
uzaktan atıp iğnenin deliğinden geçiriyormuş.
Kanuni bunu görünce hayretler içerisinde kalmış:
-Tesadüfen attı. Böyle bir şey mümkün değil, demiş.
Adam gösterisini bir daha yapmış. Dikiş ipliği yeniden 5 metre uzaktaki iğneni
deliğine girmiş.
Kanuni şaşkınlık içerisinde:
-Bir daha yap bakalım, demiş.
Üçüncü denemeyi ayakta seyreden Kanuni, katıla katıla gülmüş ve şu meşhur emrini
vermiş:
-Bu adama 100 altın verin, 100 de sopa atın.
Adam şaşkın:
-Padişahım 100 altını anladık ama neden 100 sopa?
Kanuni cevabını hemen vermiş:
-100 altın maharetin için, helal olsun, 100 sopa da boş işler ile uğraştığın
için. Bu da bana helal olsun. Bre adam başka işin mi yok? Neye yarayacak bu
yaptığın?
![]()
İlk Kağıt Para
Osmanlı Türklerinde ilk kağıt para ise İmparatorluğun son dönemlerinde
bastırıldı.
Sultan Abdülmecid'in tahta çıktığı sıralarda devlet büyük bir para sıkıntısı
içinde bulunuyordu.
1840 yılında, 160 bin Osmanlı Altını karşılığında "Kâime-i Mutebere" adı verilen
kağıt paralar çıkarıldı.Bunların en büyüğü 500, en küçüğü 10 kuruşluktu.
Aynı yıl, 400 bin Osmanlı Altını karşılığında 50, 100 ve 500 kuruşluk olmak
üzere daha küçük boyda paralar basıldı. Bu paraların üzerlerinde tuğra,
altlarında Maliye Nazırı'nın mührü, arkalarında ise "Nezâret-i Celile-i Maliye"
damgası vardı.
Ancak ne var ki, -Türkiye'de olmasa da- kalpazanlık dünyada o zamanlarda da
vardı.
Avrupalı ve Amerikalı kalpazanlar Türkiye'ye sahte kaimeler sokmaya başladılar.
Yalnızca Amerika'da basılan kaimelerin tutarı 12 milyon kuruşu geçiyordu.
Bununla başedilemedi ve 1852 yılında yılında kağıt paraların imha edilmesine
karar verildi.
1861 yılı Ağustos ayı sonuna kadar piyasadaki kağıt paralar değiştirildi.
Kaimeler 1863 yılında tedavülden kaldırıldı. Ancak, halk arasında para için hâlâ
"kayme" tabiri kullanılmaktadır.
"Şuna kaç kayme ödedin?", "Bunu şu kadar kaymeye aldım" gibi konuşmalara günlük
hayatımızda hemen her gün şahid oluruz.
![]()
İlk Osmanlı Parası
Osmanlı Türklerinin ilk dönemlerinde kullanılmakta olan ve "Sikke" adı verilen
madeni paralar hâlâ son Selçuklu Sultanı Gıyaseddin Mesud adına basılıyordu.
Bursa'nın fethinden sonra ağabeyi Alâaddin Paşa'nın tavsitesi üzerine Orhan Gazi
kendi adına bastırmaya başladı.
"Akçe" adı verilen bu ilk Osmanlı parasının çapı 18 milimetre olup 900 ayar
gümüşten yapılmıştır. Ağırlığı ise 1.5 gram kadardır.
Paranın bir yüzünde, "Lailahe illallah, Muhammeden Resulullah" yazı olup;
çevresinde Dört Halife'nin isimleri vardır. Paranın öbür yüzünde ise "Orhan bin
Osman - Bursa" yazısı ile 3 rakamı bulunmaktadır. Buradaki 3, Orhan Gazi'nin
Beylikteki üçüncü yılına işaret etmektedir.
![]()
Siz İçeriden, Biz Dışarıdan Yıkmaya Çalışıyoruz!
Sultan Abdülaziz, Paris’te açılan 1866-1867 sergisi münasebetiyle yaptığı
seyahatte Keçeci-zade Fuat Paşa’yı refakatine almıştı.Bu seyahat sırasında
Compte de Montauban de Palitan Üçüncü Napolyon’un başvekili idi.Üzerinde
seraskerlik vazifesi de vardı.
Üçüncü Napolyon Süveyş Kanalı’nı açtırmak, Girit’i Yunanistan’a vermek
istiyordu.Sultan Aziz’le Ali ve Fuat Paşalar ise Fransa Kralının hassaten ikinci
arzusunun tahakkuk ettirilmemesi taraftarı idi.
Compte de Montauban de Palitan ile Fuat Paşa arasında mühim siyasi görüşmeler
oldu.Nihayet bu konuşmalar sırasında bir gün Compte de Montauban Keçeci-zade’ye
-Neye beyhude ısrar ediyorsunuz? Hangi kuvvetinize güveniyorsunuz? Osmanlı
Hükümetinin ne derece zaafa düştüğünü görmüyor musunuz? Dedi.
Fuat Paşa derhal mukabele etti:
-Hayır Kont! Hayır!....Türkiye hiçbir zaafa düşmemiştir.Bütün kuvvetini muhafaza
ediyor ve edecektir.Türkiye en kuvvetli, en dayanıklı devletlerden biridir.Üç
yüz senedir siz dışarıdan, biz de içeriden yıkmaya çalıştığımız halde bir türlü
yerinden sarsamadık!...
Fransız başvekili ister istemez kahkahayı salıverdi.Koca bir Girit meselesi bir
nükte ile halledilmiş bulundu.
![]()
ÇANAKKALE KAHRAMANI: KOCA SEYİT
Sabahın sekizi sıralarında düşman donanmasının yoğun topçu atışlarıyla Çanakkale
Boğazı’nda başlayan savaş cephe boyunca tüm şiddetiyle
sürer.Gümbürtüden,uğultudan iniltiden boğaz yıkılır.Sırtlar; tepeler; kara
toprak, dağ taş duman olur.Boğazın mavi suları düşen ateşten güllelerle yanar
alev, alev...
Her dakika, her saniye cephede ölüm kusan düşmanların en gelişmiş
savaş gemilerinden oluşan güçlü donanması, emperyalist efendilerini
utandırmamak,mutlaka masa başında planlandığına uygun kesin zafere ulaşmak
tutkusuyla olanca çabalarını gösterip,olanca gayretlerini harcarlar.
Önceleri İngiliz zırhlısının dev toplarından yükselen iri,tahrip gücü yüksek ve
etkili
Güllelerle korkunç gürültülerle Mecidiye Bataryası da düşmanın yoğun ateşi
altında olduğu halde hiç paniğe kapılmadan cesaretle,özveriyle görevini
sürdürür.Komutan Yüzbaşı Hilmi Bey’in yükselen sesiyle attıkları her topu şehit
düşmüş olan arkadaşları şereflerine atarlar.
Bir ara sığınaktaki telefon çalar.Çalmasıyla birlikte Komutan Yüzbaşı Hilmi Bey
telefonun bulunduğu sığınağa koşturur işte tam o anda yeri,göğü inleten müthiş
bir patlama olur.Patlamanın şiddetinden her taraf zelzele olurcasına sarsılır ve
aynı anda da Mecidiye Bataryası’nın bulunduğu sahaya koyu bir kara duman
çöküverir.
Ne acıdır ki bu olay sürecinde ve sonucunda Mecidiye Bataryası toz duman
içerisinde havaya uçar.
Batarya Komutanı Yüzbaşı Hilmi Bey feci patlamadan üç,beş saniye sonra
sığınaktan ok gibi dışarı fırlar.Fırladığı gibi de bataryasının,acıklı,yürekleri
sızlatan korkunç manzarasını görür.Görünce de olduğu yere çakılır
kalır.Bataryasında herşeyin bittiğini farkeder.Toparlanınca yaralıların acı acı
feryatları,haykırışları arasında dolanmaya başlar.Şehitlerin cansız
vücutlarından,güllelerin acımasız darbeleriyle kopan parçalara bakar.Yaşaran
gözleriyle “sanki ne diye sağ kalıp da bu dayanılmaz manzarayı gördüm?Allahım
bunları bana ne diye gösterdin?Şuracıkta neferimle,birlikte benim de cancazımı
alaydın ya!Ya şimdi benim sağlığım neye yarar?olan oldu,giden gitti bir kere!”
diyerek üzülür.Bitmiş,tükenmiş Mecidiye Bataryası’nın toprak yığıntıları ve
çöküntüleri arasında;
“Gomutanım,gomutanım!... N’olursun gurtar beni gomutanım. Aman yetiş ölüyorum,
boğuluyorum gomutanım!” diye bir ses duyor. Hemen sesin gittiği yöne doğru
koşar. Bu ses nefer Niğdeli Ali’ nindir. Cephaneliğin patlamasıyla havaya
ucmuşMecidiye Bataryası’nda toprak altında komutanı tarafından ilk kurtarılan
nefer Niğdeli Ali’dir.
Niğdeli Ali, yatırıldığı yerde acı acı inleyip duran bir yaralı arkadaşına
yardım etmek veya bir ihtiyacını karşılamak için onun bulunduğu tarafa giderken
ayağına birşeyler takılır ve sendelemesi sonucu yere düşer. Kendisini düşüren
şeyin ne olduğunu öğrenmek için arkasına dönüp bakar. Arkasına baktığında birde
ne görsün? Oracıkta meydanda bir insan ayağı durupdurur. Hemde ayak diklemesine
ve açıkta durupdurur. Ali önce bedenden kopmuş bir parça sanır. Sanır ama
sonradan düşünürki bedeninden kopmuş parça olsa öyle diklemesine durup ta beni
düşürmez. Geriye dönüp, ayağın yanına varır. Önce üstündeki toprakları temizler,
sonrada eliyle ayağı hafifce iki yana sallayıp yoklar. O zaman onlar ki ayak
bedeninden kopmuş parça kesinlikle değildir. Hemen komutanını çağırır.
İlk onlarda toprak altından çıkarılan iri kıyım koca neferden hayat belirtileri
çok az gözlenir. Ancak komutan eliyle yoklayınca nabzının ve kalbinin hafifte
olsa henüz atmakta olduğunu fark eder. Bir süre sonra nefer iyileşir. Neler
olduğunu öğrenmek ister. Niğdeli Ali olanları ağlayarak anlatır.
Bataryasının inanılması güç yıkık, dökük, çökük, bitik halini görür. Beş on
saniye bu dayanılması güç sahneyi sessiz soluksuz süzer. Gördüğü yürekleri
sızlatan, parçalayan manzara karşısında koca nefer’in tüm vücudu ürperir, her
tarafı hırsından zangır zangır titrer ve yüzü renkten renge girer.
Bogazı daha iyi görebilmek, savaşın seyir durumunu daha iyi izleyebilmek için
iki üç adım ileri atar. Bogazın karşı tarafına bakar. Bu sırada boğazda savaş
tüm şiddeti ile devam etmektedir.
Koca nefer neden sonra aklına bir şey gelmişçesine, bir şeye karar vermişçesine
keskin bir dönüşle ok gibi geriye fırlar. Daha sonrada her nasılsa ayakta
kalabilmiş tek topun başına gelir ve durur.
Ali bakar ki ayakta kalmış görünen tek topunda durumu sağlıklı değil, o da
yürümeye başlamıştır. Bir kez topun en önemlisi hasar görmüştür. Topun
ikiyüzyetmişbeş kiloluk ağır güllelerini iki metre yükseklikteki namluya
çıkararak matazarası yani vinci görev yapamaz hale gelmiştir. Kaldıki başka bir
ağrızanında olup olmadığı belli değildir. Matazaranın çalışmaması, onun arızalı
oluşu dahi topun görev yapmamasına, doldurulup ateşlenememesine geçerli neden
sayılır. Çünkü koca ağır gülleyi tam iki metrelik yüksekliğe çıkarıp ve de
namluya yerleştirebilmek değil iki kişinin on kişinin bile belki yapamayacağı
bir iştir.
![]()
Napolyon'un Türkler için Söyledikleri...
Gerçeği zaten biliyorlar ama sanırım işlerine gelmiyor. İşte fransız imparatoru
napolyonun Türkler için söyledikleri..
İnsanları yücelten iki büyük meziyet vardır:
- erkeğin cesur
- kadının namuslu olması
Bu iki meziyetin yanında hem erkeği, hem kadını şereflendiren bir meziyet
vardır. icabında tereddütsüz canını feda edebilecek kadar vatanına bağlı olmak.
işte Türkler bu meziyetlere ve fazilete sahip kahramanlardır. bundan dolayıdır
ki, Türkler öldürülebilir, lakin mağlup edilemezler"
Napoleon Bonaparte
Fransız İmparatoru
![]()
hey gidi günler heeyyy
19.yüzyılda Almanya’nın Mülhaym şehrindeki Ren nehrinin bir yakasında Almanlar,
öbür yakasında da Fransızlar oturuyordu.
Fransızlar, her sene nehrin Almanlardaki kısmına geçip, Almanlara ait mahsulün
tümünü toplayıp götürüyorlardı.
O sıralar, birliğini temin edemeyen güçsüz Almanlar ise buna fazla ses
çıkaramıyorlardı tabii. Her sene böyle olunca çareyi Osmanlı Sultanına durumu
yazıp, imdat istemekte bulurlar.
Mektupta şöyle denmektedir:
"Fransızlar her sene bize zulmediyor, mahsulümüzü elimizden alıyorlar. Siz ki,
dünyaya adalet dağıtan bir imparatorluğun sultanı, İslamiyet'in de
halifesisiniz. Bizi şu zulümden kurtarın. Asker gönderin. Ürünlerimizi bu sene
olsun toplama imkanı sağlayın."
Çöküş faslına girildiği bir zamana denk gelen yardım isteğini inceleyen padişah
asker göndermeyi mümkün ve gerekli görmez; yalnızca asker elbisesi göndermeyi
kafi bulur ve cevabı bir mektupla beraber içi askeri elbise dolu üç çuval
yollanır. Şaşkına dönen Almanlar, çuvalı alıp mektubu okurlar:
"Fransızlar korkak ademlerdir. Onlara yeniçeri göndermemize gerek yoktur.
Yeniçerimizin kıyafetini görmeleri kafidir.
Çuval içindeki Osmanlı askerinin elbiselerini adamlarınıza giydirin.Mahsul
zamanı, nehrin görülecek yerlerinde dolaştırın. Karşıdan gören Fransızlar için
bu kafidir."
Bağ bahçe sahipleri hemen Osmanlı askerinin kıyafetini kapışırlar.Hasat vakti
büyük bir heyecanla yeniçeri kıyafetinde, nehir kıyısında dolaşmaya başlarlar.
Ertesi gün, karşıdan gelen haber, Almanların sevinç çığlıkları atmalarına sebep
olur:
"Osmanlılardan imdat geldiğini düşünen Fransızlar, korkudan köylerini de terk
ederek iç kısımlara doğru kaçmaktalar. Mahsulünüzü rahatça toplayabilirsiniz.
Zulüm sona ermiştir."
Bu olay, Mülhaymli'lerin gönüllerin de taht kurmuştur. Giydikleri yeniçeri
kıyafetlerini, daha sonra Mülhaym a bağlı Karlsruhe müzesine koyup ziyarete
açarlar.
Şehrin en yüksek binasına da Osmanlı bayrağı asarlar. Ayrıca, halen olayın
yıldönümünde de şehirde bir karnaval düzenleyip hadiseyi temsilen kutlarlar
![]()
Kazıklı Voyvoda ...
Vlad, Romanya Sighisoara’da doğar (1431), babası Dragula (ejderha) adıyla anılan
ünlü bir Romen savaşçısıdır. Görünen odur ki istikbalde Eflak-Boğdan’ı bu
aileden soracaktırlar.
O günlerde Romanya üzerinde iki güç söz sahibidir: Türkler ve Macarlar. Macar
Kralı Stanislav işgal ettiği topraklara kendi adamlarını yollar, idareyi yerli
halkla paylaşmaz. Macarlar Romenleri adam yerine koymaz, felaket bunaltırlar.
Türkler ise fethettikleri ülkelerin başına yerli prenslerden birini oturtur,
yöre insanının diline, dinine, yemeğine, kıyafetine karışmazlar. Onları
vicdanlarıyla baş başa bırakırlar. Ha içlerinden Müslüman olmak isteyenler
çıkarsa ne ala...
Zaten Osmanlılar Balkanlar’da bu yüzden yayılır, “tercihe şayan” olurlar.
Sultan Murad da geleneği bozmaz, Eflak Boğdan’ı ele geçirince efsane savaşçı
Dragula’nın büyük oğlu Mircea’yı Voyvodo yapar, kardeşleri Vlad ve Radul’u
yanına alır, önce Bursa’da, bilahare Edirne’de ağırlar.
Bu iki kardeşten Vlad henüz 11 yaşındadır, Radul ise 8-9 filan...
Fatih’le yan yana
Osmanlılar iki prense 3 yıl boyunca Türk örf ve ananelerini, devlet adabını
belletmeye çalışırlar. Hatta Vlad ile Fatih aynı hocaların önünde diz kırar
(itibara bak), birlikte ders okurlar.
Aradan uzun yıllar geçer, Fatih, babasının vefatı üzerine (1451) sultan olur ve
İstanbul’u alarak payitaht yapar.
Bu arada Prens Mircea, Macarlarla savaşırken ölür, Fatih yakinen tanıdığı Vlad’ı
Eflak’ın başına koyar, mâkul bir vergiye bağlar. Vlad’ın ilk yıllarında yöre
sakindir ancak goygoycu takımı genç prensin etrafını sarar, çalar sazlar, oynar
kızlar... Hani derler ya “alkol bu, şişede durduğu gibi durmaz” voyvoda tez
dağıtır, o terbiyeli çocuk insanlıktan çıkar.
Birlikte kadeh kaldırdığı şakşakçılar sık sık “sizi Wallachia Kralı olarak
görmek istiyoruz” der, hazretli, haşmetmeaplı cümlelerle nağme yaparlar.
Bunların makara olduğunu o da bilir ama içinde bir hırstır kımıldar, boyuna
posuna bakmadan Osmanlıya kafa tutar!
Çocuk düşmanı
Vlad, kullandığı uyuşturucular yüzünden çocuk sahibi olamaz, aslı nesli
kuruyunca “babalara” felaket takar. Başka bir şeye gülünse bile kendisiyle alay
edildiğine yorar. Bir zaman sonra iyice şirazeden çıkar, çocuğunu emziren
annelerin memelerini kestirir, bebelerinin kafalarını göğüslerine çakar. Bir
türlü hamile kalamayan karılarına eziyet eder, hele “sen kısırsan ne yapabilirim
ki” deme cüretinde bulunan metresini bacaklarından gerdirir, kamasıyla ikiye
yarar.
Zulmettikçe, ayağına takılanlar azalır, düşünebiliyor musunuz kan döktükçe
alkışlayanı artar.
Hatta bir keresinde fakir fukarayı bir hangara toplar. Onlara yeni elbiseler
dağıtır, önlerine hiç görmedikleri saray yemekleri koyar. Yıllanmış fıçılarını
da açınca adamlar çakır keyif olurlar. Ne zaman ki şarkılar söylemeye başlarlar,
kapıları kapattırır ve içeri neftli bezler atar. Sonra alevli bir ok...
Feryatlar, figanlar...
Zevke bak!
Voyvoda suçlu olsun olmasın “sen, sen ve sen bu yana” der, piyango kime çıktıysa
kazığa oturtup seyrine bakar. İnsanları kazıklama hususunda “kazı kazancı”
adaletiyle yaklaşır, kimseye ayırım yapmaz. Bazen yakınları da hışmına uğrar,
“n’aptım, niye ben” diyemeden kazıklanırlar.
Voyvoda bu kazık meselesine çok önem verir ve detayları gözden kaçırmaz.
Direkleri itina ile hazırlar ve ihtimamla çakar. Kazık için sert ve mukavim
ağaçlar getirtir, bunları önce yuvarlatır, sonra parlatırlar. Ucunu kurşun kalem
gibi sivriltip (sanıldığı gibi bağırsak çıkışından değil, iç organları
parçalanmış bir adam neye yarar?) kuyruk sokumundan ve deri altından çaktırmaya
başlar, adamın omurgalarını destek alarak ilerler ama felç etmemeye bakar (öyle
çabucak ölüp kurtulmak var mı? Adam neşesini bulacak!). Ne zaman ki kazığın ucu
enseden çıktı adamı götürür, tabela gibi meydana asarlar. Garipler acıdan ve
açlıktan ölür, genelde bir hafta kadar canlı kalırlar. Şuurları yerindedir,
sayarlar söverler ama neye yarar? Evden işe, işten eve gidenler kuzu gibi şişe
geçirilmiş zavallılara bakar, hadlerini bilir, ayaklarını “denk” alırlar.
Prens Vlad, mangalını bostan korkuluğu gibi sıralanan kazık ormanının ortasına
kurar. Feryadlar yükseldikçe iştahı artar, ekmeğini kazıklardan damlayan kanlara
banar. Çığlıklar azalırsa içlerinden birinin derisini yüzdürür ve canlı canlı
tuza basıp salamura yapar.
İkramlar firmadan!
Peki bunca ceset n’olur? Voyvodamızın hempaları definle filan uğraşmaz,
mevtaları kuşbaşı doğrayıp çömleklere basarlar. Genç erkek ve kızları, körpe
çocukları tandıra bırakır, biberini baharatını ayarında kullanırlar.
Zira Voyvodamız ebeveynlere, yavrularının etini yedirmekten büyük bir zevk
duyar. Bir gün kendisini görür görmez esas duruşa geçemeyen bir papazı şişe
geçirtir, eşeğini de ondan ayırmaz. Zavallı hayvan neye uğradığını anlayamaz,
kazıkta debelenir, acı acı anırıp ortalığı yıkar. Bu hiç alışılmadık bir sestir,
o gece kimse uyuyamaz, sabahı zor yaparlar.
Zalim bir yönetici, mazlum bir halk... Hadise bu kadar basit değildir, Vlad
iktidarda kalmanın iki yolu olduğunu çok iyi anlar. Tebaayı memnun etmek! Ya da
korkutmak! Ahaliyi hoş tutmak zor mu zordur, verdikçe ister ve en ufak bir
aksaklıkta ihanete kalkarlar. Bunca nimete rağmen Allah’a bile şükretmeyen
insanlar, ona sadık kalacak değillerdir ya. Ama korkutmak kolay ve masrafsızdır.
Hem Balkanlar’da şiddet daima prim yapar
Kazıklı Voyvoda namlı Vlad Tepeş, dengesiz bir adamdır, kime ne yapacağı hiç
belli olmaz. Bir bakarsınız kapısında nöbet tutan muhafızı öldürtür, bir
bakarsınız birlikte sofraya oturduğu asilzadeyi kazığa çakar. Eflâk’a dil
öğrenmeye gelen 400 Macar öğrenci ile panayıra uğrayan 600 Alman tüccarı
sebepsiz mesnedsiz cellada yollar. Hıristiyanlara da saldırmaktan geri durmaz
ama öncelikle dedelerimizi tüketmeye bakar.
Fatih, birlikte okuduğu ve bizzat seçip Eflak Boğdan’a yolladığı prensi yakinen
tanır, bu zulmü Vlad’a yakıştıramaz. Yine de soruşturma yaptırmaktan geri
durmaz. Ne yazık ki elçiler de aynı akıbete uğrar, ******** herif Osmanlıların
sarıklarını başlarına çiviletir, kafataslarından kadeh yaptırıp kanlarını
yudumlar.
Eh küstahlığın bu kadarı da fazladır. Bu kez Vidin Muhafızı Hamza Paşa’dan
Vlad’ın kulağnı bükmesini arzular. Ancak bu kanlı katil, paşa maşa tanımaz,
sakalı devlet işlerinde ağaran ihtiyar muhafızı kazığa çakar.
Yetmez Bulgaristan’a iner, ahaliyi kırar. Zemin, katran gibi pıhtı tutar, 25 bin
esiri de zincirleyip peşine takar.
Fatih Sultan Mehmed iş başa düştü deyip Eflâk seferine çıkar. Veziriâzam Mahmud
Paşa 175 teknelik donanma ile Karadeniz ve Tuna kıyılarını abluka altına alır,
sahilde kuş uçurtmaz.
El mi yaman bey mi?
Voyvoda bozuntusu önce Transilvanya ormanlarına sonra Karpat dağlarına kaçar.
Göründüğü yerde asla durmaz. Fatih, Eflâk başkentine girdiğinde 20 bin cesetlik
bir kazık ormanı ile karşılaşır ki ortalık felaket kokar. Kargalar göz oymakta,
köpekler kol bacak koparmaktadırlar. Mevtalar arasında anlı şanlı Hamza Paşa’yı
da görünce gözyaşlarını tutamaz.
Vlad’ın izini sürer, onu Poeinari Kalesi’nde kuşatırlar. Bu hisar 900 metre
yüksekliğinde sarp bir tepenin zirvesine kurulmuştur, top tüfek işe yaramaz.
Vlad teslim olmayacak kadar inatçıdır ancak kendisiyle birlikte mahsur kalan eşi
Elizabetha bu sinir savaşına dayanamaz, kendini burçlardan aşağı atar.
Gelgelelim Vlad gizli geçitleri kullanarak kurtulur ve Macaristan’a kaçar.
Beklenen akıbet
Fatih, Vlad’ın yerine kardeşini (yakışıklılığı ve munis tabiatıyla tanınan
Radul’u) oturtur. Doğrusu bu zarif prens Osmanlı’ya sadık kalır, Padişahı
üzmemeye bakar. Fatih Vlad’ı cezalandırma işini Macarlara havale eder, nitekim
adamlar onu yakalar, içeri tıkarlar.
Vishegrad ve Peşte’de 14 yıl gözaltında tutulan Dracula, hapishane günlerini
fareleri kazığa geçirerek değerlendirir, kuşlar üzerinde çalışabilmek için
gardiyanlara rüşvet verir, hayvancıkların diri diri tüylerini yolup stres atar.
Politika pis iştir vesselam. Türklerle, ne askeri, ne siyasi hiçbir alanda aşık
atamayan Avrupalılar belden aşağı vururlar. Yeni Macar Kralı Matei Corvin ve
Moldova Prensi Stefan, Vlad’ı silbaştan Osmanlının başına sararlar. Onu
salıvermekle kalmaz, silah ve asker de verir, kanlı operasyonlar d